Onur Ataoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Onur Ataoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2013 Cuma

" Japon Yapmış Türk Gezmiş " velhasılıkelamsever insan okumuş


2011 yılında bir kitabevinde bakışlarımın Japon Yapmış ile buluşmasıyla başlayan serüven geçenlerde Japon Yapmış Türk Gezmiş'in yayımlanmasıyla nihayetlendi. Serinin tamamlanmış olması sebebiyle neşeme gölge eden burukluğu elimin altında Japonya'ya dair birbirinden leziz üç kitabın bulunmasıyla dağıtmaya çalışıyorum bugünlerde. Bir dakika! Yazar Onur Ataoğlu Japon Yapmış serisini tamamladığını söylemişti değil mi? Japonya defterini kapattığına dair bir şey yok ortada. Öyleyse " Benim hâlâ umudum var. " ( bkz. Son çırpınmalar ) 

Japon Yapmış serisini gözüne kestirenlerden biri olarak üçüncü kitabın haberini almamla kendisini ellerimin arasında bulmam arasında iki senelik bir zaman dilimi mevcutken okuyup bitirmemin sade ve sadece iki gün sürmesi bir nevi " Adaletin bu mu dünya? " değilse nedir? O iki günü de kendimle girdiğim mücadelenin sonunda kazandım üstelik. Yazarın kitabı hazırlamak için harcadığı emeği bir çırpıda silip sürdürdüğüm için vicdan azabı çekmedim desem yalan olur. Seriyi ilerleyen zamanlarda tekrar okuyacak kapasitede olduğumu hatırlattım kendime de öylelikle rahatladım. 


" Tokyo'nun Sıcağında Geyşanın Kucağında " adıyla piyasaya sürülmesini beklerken Japon Yapmış Türk Gezmiş şeklinde vücut bulup beni şoka(?) uğratan kitabını Onur Ataoğlu gezi edebiyatı olarak nitelendirmiş. Bir yandan yazarın anılarına tanıklık ederken diğer yandan Japon insanı, felsefesi, tarihi, mitolojisi vb. hakkında hatrı sayılır bir bilgi birikimi edindiğim bir eser diyerek az buçuk genişletiyorum ben o kısmı. Yazarın kendine has " yaran " diyalogları, Japonları sınama testleri, Japon disiplini karşısında verdiği mücadeleler ve şu an aklıma gelmese de yazımı yayınladıktan sonra şunu da yazsaydım keşke diyeceğim başka şeyler sayesinde gülmekten - yazarın mizahi üslubuna selam çakayım yeri gelmişken - alamadım kendimi. Öte yandan Otları Bari Yakmasalardı başlıklı yazı başta olmak üzere bana insan olmak için insan doğmanın yetmediğini tekrar anımsatan şeyler okuyup hüzünlendiğim de oldu. Duygular arası dalgalanmalar sürüp giderken bir de baktım ki kitabın sonuna gelmişim. Tuhaftır, hem doyum hem de doyumsuzluk hissettim o anda. Bünyeme Japonya ile alakalı epey yükleme yapılmış olmasının verdiği tokluk hissiyle daha fazlasını öğrenmek isteyişimin yol açtığı açlık duygusunu çatışırken yakaladım. Yazarın amaçlarından biri de bu olmasın sakın?

Ben ne kadar anlatırsam anlatayım en iyisinin/doğrusunun Japon Yapmış Türk Gezmiş'i edinip ilk fırsatta beyin hücrelerinizi Onur Ataoğlu'nun cümleleriyle doldurmak olduğunu biliyorsunuz değil mi? Öyleyse söylemek istediklerimin gerisini dost meclislerine saklayarak sözlerime yazarın okuyucularına anımsattığı iki temel prensiple nokta koyayım: " Japonya bir keskin çelişkiler ülkesidir. Japonya ayrı bir gezegen, Japonlar da uzaylılardır. " 

Sevgiler.

4 Kasım 2013 Pazartesi

Seviiiiim! Koş! İstanbul kitap fuarı açılmış!

Blog günlüğüne yeniden merhaba yazısı olarak başka şeyler düşünmüştüm aslında. Ne yazık ki hiçbir düşüncem tembellik, isteksizlik, karmaşık zihin vb. konulardaki elemeleri geçip sonuca ulaşamadı. Yumurta kapıya 32. İstanbul kitap fuarı ile dayanacakmış meğer. İşte geldim. Buradayım. 

Bildiğiniz veya bilmiyorsanız şimdi öğreneceğiniz üzere geçtiğimiz cumartesi günü yılın en sevdiğim etkinliklerinden biri olan kitap fuarına sahiplik yapan TÜYAP kapılarını ziyaretçilere açtı. Ziyaretçi adaylarından biri olarak fuar alanının tozunu atma haklarımı almaya niyetlendiğim kitaplardan birini imzalı edinme fırsatımın olduğu günler olarak seçtim ki hesabı takvime vuracak olursak 8-9 Kasım'a denk düşüyor. Gelin görün ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Nasıl olduğunu anlamadan kendimi Büyükçekmece'de buluverdim.

Cumartesi günü internet üzerinden fuar ile ilgili ilk paylaşımları gördüğüm andan beri neler çektiğimi bir ben bilirim bir de Allah. Zihnime kök salıp öyle yerlere uzandı ki uğraştığım hiçbir şeyden verim alamaz oldum. Beynimin bir yarısı diğer yarısını sürekli taciz edip durdu kitap diye. Sabreden derviş muradına ermiş sözünü sığınak yapayım dedim ama benim gibi tezcanlı birine fayda eder mi? Etmiyormuş nitekim. Pazar gününü güç bela atlatıp bugüne geldim. Baktım ki Çin işkencesi halen devam ediyor, ellerimi masaya vurup " Yetti bea! " diye haykırarak yollara vurdum kendimi öğlen. En son gözlerimden fışkıran kalplerle Mirkelam misali koşarken ( bkz. Her Gece klibi ) görülmüşüm Büyükçekmece'ye doğru.

Kütüphanemin yeni bebekleri ile tanıştırayım sizi. Aslında alışverişim kollarımı göçertecek ve fuar alanındaki Çin sergisini pas geçip sanat sergisini jet hızında gezmeme sebep olacak ağırlıktaydı. Fakat buraya sadece yükte hafif pahada - manevi olanı - ağır olanları koymayı münasip buldum. İtirazı olan?.. Reddedilmiştir. Ahmet Ümit'in Patasana'sını tavsiye, Yekta Kopan'ın Bir de Baktım Yoksun'unu bir arkadaşımın yazdıklarından etkilenme yoluyla edindim. Diğerleri hiçbir etki altında kalmadan, iyi günde, kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta kütüphaneme kabul ettiğim eserler. Her birinden ayrı bir tat alacağımdan eminim.

Güne damgasını vuran kitap Japon Yapmış Türk Gezmiş oldu. İki senedir ha çıktı ha çıkacak diye bugünlere kadar eli boş geldim. Üstelik fuar bitmeden piyasaya sürüleceğinin garantisi de yoktu. En son matbaanın ensesine çöküldüğü haberini alıp destek kuvvet gerekirse gönüllü olacağım karşılığını vermiştim. Gerek kalmadı neyse ki Malkoçoğlu kesilmeme :P Velhasıl, Japon Yapmış Türk Gezmiş artık ellerimin arasında. Yarısından fazlasını bünyeye indirdim bile. Bir de imzalatabilirsem Onur Ataoğlu'na değmeyin keyfime.


21 Şubat 2013 Perşembe

Bir sergi gördüm sanki: Nâzım 111 yaşında - Alnımın Çizgilerindesin Memleketim



Evvelce gittiğim " Bir Fotoğraf Camı " - Çektiği ve Çekemediği Fotoğraflarıyla Sabahattin Ali sergisinden birkaç kare paylaştığım blog yazısında Özgecan için şöyle demişim: Orada bulunma nedenimin yüzde altmışlık payının sahibi olan kişiydi ne de olsa. Dün gittiğim sergilerden birinde de Özgecan'ın payı büyüktü fakat haberi yoktu. Şairin hayranı olmasına rağmen kendisi Ankara'da yaşadığından katılması mümkün değildi. Ben de kendim için sergiye gideceğim gün arkadaşımı mutlu edebilmek adına ekstradan bir de Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde düzenlenen “Alnımın Çizgilerindesin Memleketim” - Nâzım Hikmet’in Yolculuk Fotoğrafları Sergisi'ne gittim. Şimdi omuzlardan ayak uçlarına değin sızım sızım sızlıyor olsa da bedenim iyi ki gitmişim diyorum.


Daha önce de belirtmiştim. Şiirle kafam pek hoş değil. Önüme düşmediği sürece okumam kolay kolay. Bazen gözümün önünde olsa dahi okumam. Haliyle şairler hakkında pek bilgi sahibi değilim. Yazarlar konusunda da durum vahim ya neyse. Özgecanım ise, aksine, şiirle yatıp şiirle kalkan güruhtan. En sevdiği şairin Nâzım Hikmet olduğunu odasında dizili kitaplardan anlamıştım vaktiyle. O zaman seriyi tamamlamamıştı. Şimdi tüm eserleri elinde ama her sene yeni kitaplar çıkıyor Nâzım Hikmet'e dair. Bitmez o koleksiyon. Ben diyeyim sana Özgeeeeeeeee!

Nâzım Hikmet yarı kundak içinde

Yanlış hatırlamıyorsam ilk defa bir sergiye tek başıma gittim. Hey! Tek başıma gittim diyorum. Nerede alkışlar? Şaka şaka. Çekingenim diyorum her yerde ama o kadar da değil. Kendimi dizi ve filmlerdeki sahnelerden birinde bulmadım desem yalan olur yalnız gittiğimden ötürü. Hani ana karakter yerinde sabit dururken etrafında bir akış mevcuttur ya, heh, işte o. Ben hem ne var ne yok fotoğraflama hem de her birine göz gezdirme derdine düşmüşken milletin on dakikada sergiyi gezmesi sonucu böyle bir görüntü meydana geldi. Yapmayın gençler. Sergi tek kattan ibaret diye on dakikada gezilecek kadar minik değil ya!

Koktebel'de ( Kırım 1961 )

Serginin adı üzerinde: Nâzım Hikmet’in Yolculuk Fotoğrafları. En bolundan fotoğraf içeriyor haliyle. Şairin yaşadığı dönemde yayınlanmış eserlerinden örnekler, sesinden plaklar, makara kutular, yer aldığı yabancı gazete küpürleri vs. ile çeşitlendirme yoluna gidilmiş. Tüm bunları incelerken fonda şairin ses kayıtlarının çalması sergiyi daha etkileyici hale getirmiş. Bir de kaç dakika olduğunu hatırlamadığım video kaydı var ki onu seyrettiğim anlar en rahat olduğum dakikalara denk düşer. Oturdum sıraya. Oh mis.


Jak İhmalyan ile

Fotoğrafın üzerinde " Canım kardeşim, hep böyle keyifli olalım. Neşe kavganın musikisidir. Nâzım, 1958, Varşova " yazıyor. Okuyamayanlarınız varsa diye şeettim. Peki kim bu Jak İhmalyan diye soracak olursanız ben de bilmiyom Cevdet, ben de bilmiyom derim. Vikipedide Türk Ermenilerinden bir ressam olarak tanıtılmış. Fazlası için bkz. Google. Her şeyi de buraya yazamam değil mi?


Burada Japon Yapmış ve Japon Ne Yapmış kitaplarının yazarı Onur Ataoğlu gibi fotoğrafa dıklayın, büyüsün demek istiyorum. Ben dahi hamsi gözlerimle başaramazken şiiri bu haliyle okuyabilenin gözlerinden öperim. He! Onur Ataoğlu demişken, üçüncü kitabın çıkmasını mevsimlerdir beklediğimi de eklemek istiyorum. Kök saldım, ağaç oldum, meyve verdim. Yaşlanıp kurumadan evvel çıksa çok memnun olacağım. Öhöm! Sizce de sergiden çok başka şeylerden dem vuruyormuşum gibi gelmiyor mu?


Sol üst köşedeki fotoğraf bilgisinde Doğu Almanya ( Leipzig olmalı ) diyor. Yanındaki fotoğraf yığınına dair bir not yok elimde maalesef. Sol alt köşede ise eşi Vera Tulyakova'nın Nâzım Hikmet'e verdiği fotoğrafın arkasına şairin yazdığı şiirin tarihini sorduğu yazı ve şiirin kendisi var. Fotoğrafa tıklayıp esas boyutuna getirirseniz rahatça okuyabilirsiniz. Yanında ise 1961 yılı Nisan ayında Paris'te çekilmiş bir kare yer alıyor. Şairin " Sen mutluluğun resmini yapabilir misin? " sorusunu yönelttiği Abidin Dino'nun da aralarında olduğu bir grup. Merak edenler için tekrar ediyorum. Fotoğrafa tıklayıp büyütürseniz isimleri görebilirsiniz. 


1959 yılında Moskova'daki evin muhtemelen balkonunda çekilmiş sol üst köşedeki fotoğraf. Bitişiğindekinin üzerinde, hadi sizi tıklama derdinden kurtarayım, şöyle yazıyor: Güllü hanıma, beni böyle görmek istedi hep, bense ancak boyalı fotoğraflarda böyle oldum. Sol alt köşedeki şairin Peredelkino'daki evinde çekilmiş. Tarihin 1954 olduğu tahmin ediliyor. Geriye kalan fotoğraf ise Nâzım Hikmet'in Moskova'daki mezarı. Seyrettiğim videoda mezar taşındaki figürün bir tablodan esinlenilerek yapıldığı, rüzgâra karşı yürüyen adam temalı olduğu söylendi. Ne yazık ki tablonun ismini ve kim tarafından yapıldığını hatırlamıyorum.


Nâzım Hikmet'in Vera Tulyakova'ya gönderdiği kartpostallardan biri yukarıda gördüğünüz. " Gittin, boşaldı Pırağ şehri. İçinden elini çekip çıkardığın bir eldiven gibi boşaldı. Söndü artık seni göstermeyen bir ayna gibi " diye yazıyor üzerinde. Orijinal halini bozmayayım diye aynen bıraktım şehir adını. Anlamışsınızdır neresi olduğunu siz.

Şairin yaşadığı dönemde basılan eserlerinden birkaçı

Bende fotoğraftan bol bir şey yok sergiye dair. Amma ve lakin yeterince abartmışken birkaç adım daha atmayayım ötelere doğru diyorum. Sergiyi gezerken mekanı arşınlayan güvenlik görevlisinin de beni kovalayacağını düşünüyordum kültür merkezinin ötelerine doğru ama neyse ki olmadı öyle. Paylaştıklarımdan fazlasını görmek isteyeniniz varsa sergiye buyurabilir. 28 Şubat'ta sonlanacağına göre hala vaktiniz var demektir. Benden bu kadar.

21 Kasım 2011 Pazartesi

Onur Ataoğlu - Japon Ne Yapmış


Onur Ataoğlu'nun Tokyo Büyükelçiliği Ekonomi Müşavirliği'ne tayin edildiği 2002 yılı sonları meğer bizim için bir dönüm noktası, bir çağ atlaması, bir milat niteliği taşıyormuş da haberimiz yokmuş. Tamam, birazcık abartmış olabilirim ama en azından bi kutlama yapmak lazım her sene yirmi birinci yüzyılın Evliya Çelebisi olma yolunda ilerleyen yazarı bizlere tanıtan yolun ilk adımı oluşundan ötürü. 

Okurken " Sana bitme demeyeceğim ama bitme iki yüz yirmi üç sayfa " diye çokça çığırdığım fakat aksi yönde bir tutum geliştirerek ( kendime rağmen ) üç günde tamamladığım bir eserden bahsedeceğim sizlere: Japon Ne Yapmış. Muhteşem üçlü diye adlandırdığım şeyden ötürü, diğer bir deyişle iflah olmaz bir çekikgöz sempatizanı, Japon kültürüne meraklı bir insan evladı ve kitabın yazarının hayranı olduğum için bu işe soyunmadan evvel taraflı davranmayacağıma dair and içtim elimi Japon Ne Yapmış'ın üzerine basıp. Baştan kaybedilmiş bir savaş gibi görünse de henüz umut var. İçiniz rahat olsun. 

Seri olma yolunda ikinci adımını atmış bir sürecin ilk kitabı Japon Yapmış yazarın Biyoloji, Sanat, Felsefe, Tarih, Coğrafya, İnanç vb. başlıkların Japon türevlerini mercek altına aldığı bir eser bana göre. Japon Ne Yapmış'ta ise Onur Ataoğlu'nun mikroskobun objektiflerini zaman zaman x40 büyütmeli çoğu zaman ise kişisel deneyimlerini preparata damlatarak x100 büyütmeli kullandığı yazılardan mürekkep gündelik hayat mevcut. Yazarın Japonya'da zaman akıp giderken yaşadıkları bir nevi immersiyon yağı görevi görüyor sizin anlayacağınız. 

Yazının başında dönüm noktası olarak 2002 yılını göstermiştim lakin 1998 yılında geçen bir Hachiko mevzusu var ki kimilerine göre asıl dönüm noktası olarak kabul edilebilir. Burada dile getirmeyeceğim. Japon kültürüne yakışır bir gizem olduğunu söyleyebilirim sadece. Merak edenler kitabı okuyup öğrenebilirler. Onur Ataoğlu " Hachiko'dan çıktım yola, selam verdim sağa sola " tarzı bir gidişat tutturarak epey konuya değinmiş. Okurken bir nevi kulak misafiri gibi hissettim kendimi. Hani olayın içerisinde değilsinizdir aslında lakin işittiklerinizle hayali olarak vücut bulursunuz ya tam ortasında aynen öyle. Gerçi bu durumda göz misafiri oluyorum okuma yaptığım için ya neyse.

" Yazar iki yüz yirmi üç sayfaya neler sığdırmış? " diye soranlara cevabımdır şimdiki paragraf. Japonya'da yabancı olmanın ne demek olduğunu, Advanced seviyesinde hatta bunu TOEFL ile desteklemiş bir İngilizceye sahip olmanın dahi Japonlarla anlaşmak için yeterli gelmeyeceğini, herkesin yiyebileceği lezzetlerden tutun da tatmanın dahi büyük cesaret gerektirdiği hatta başaranların madalya ile ödüllendirildiği tatları içeren Japon mutfağını, kimi zaman insanı dehşete düşüren kimi zaman ise " Acaba yanlış birşey mi yaptım? " vb. şekillerde düşünmesine neden olabilen Japon ünlemlerini ( En çok güldüğüm yazılardan biriydi. Dublajdan sorumlu goril mevzusunu okurken içtiğim çayı yüz seksen derecelik bir açı ile etrafa saçtığımı hiç unutmayacağım ), yazarın deyişiyle " arkasında ' tek rakibim Japon Havayolları ' yazan " shinkansenleri, bir an için Mikrobiyoloji dersi aldığımı düşünmeme neden olan Japon içki kültürünü, yazarın oto popo yıkayıcıları adını verdiği washleti, yine yazarın matsuride son nokta olarak adlandırdığı kanamara matsuriyi ( Benim için uç nokta oldu bu bölüm ) ve daha bir sürü şeyi fahri olarak gözlemlemeniz mümkün.

Okuma sürecinde en çok ihtiyaç duyduğum şey görsel malzeme oldu. Elimin altında Japonya'ya ve Japon kültürüne ait epey fotoğraf mevcut olduğu için söz gelimi etrafı sakuralarla çevrili bir yol veya Zen bahçeleri denildiğinde zihnimde rahatça canlandırabildim bahsi geçenleri ama Japon mutfağına dair tattığım tek ürün takoyaki olduğu için diğerlerini araştırmam gerekti. Bu ve bunun gibi başka şeyler var. Lakin ne demişler? Her şeyi devletten beklememek lazım. Araştırmacı olmak lazım. Herhangi bir arama motorunu kullanarak okuduklarımızı görselleştirme yoluna gidip onları daha kalıcı hale getirmemiz lazım.


Şunu belirtmekte fayda var: Kitaba el atmadan önce sahip olduğunuz tüm değerleri üzerinizden atmanız çok önemli. Çıplak bir ruhla Japon kültürünü özümsemeye çalışmak olaya bir Japon seviyesinde hakim olmanızı sağlamaz belki ama algı seviyenize epey kademe atlatmanızı sağlayacağından şüphem yok. Hazır tavsiyede bulunmuşken birkaç şey daha ekleyeyim. Kitap okurken fonda müzik olmasından keyif alan okuyuculardansanız Wikipedia'nın " Japanese instrumental rock band " olarak tanımladığı MONO grubunun Hymn to the Immortal Wind albümünü dinleyin derim. Eğer kıpır kıpır birşeyler isterse canınız Güney Koreli grup BIGBANG'in bir kısmı Japonca seslendirilmiş parçalardan oluşan albümü BIGBANG2 tavsiyemdir. Onur Ataoğlu'nun nüktedanlığı kalemine mizahi üslup olarak yansıdığı için satırlararası yolculuğa çıktığınızda yanınıza içecek almamanızı, aldıysanız bir paragraf bir yudum şeklinde giden bir yöntem geliştirmenizi öneririm. Yaseminli yeşil çayı etrafa saçmıştım da hani oradan biliyorum. Kitap ayracınız da Japonya ile alakalı oldu mu lezzet üç misline çıkıyor hele ki katıldığınız turizm fuarındaki Japonya standında görevli beyefendi tarafından elinize verilmişse. 


Tüm malzemeler hazırsa keyifli olduğu kadar bilgilendirici bir yolculuğa uygun şartlar sağlanmış demektir. Bana düşen rehber Onur Ataoğlu önderliğinde gerçekleşecek olan fahri Japonya gezinizde size iyi eğlenceler dilemek ve en kısa zamanda gerçeğini de yaşama/m/n/ızı temenni etmektir. 


Keyifli okumalar...

19 Kasım 2011 Cumartesi

Onur Ataoğlu'ndan imza alma öncesinde, esnasında, sonrasında vol. 2



Bu yazıyı okuyacak olanların hayatımda ilk defa bir yazardan imzalı kitap edindiğimi bilmelerinde fayda var. Belki o zaman birazdan göz gezdirecek olduğunuz cümleleri anlamlandırınca olayların tuhaflık derecesi bir nebze de olsa azalmış olur.

Dört kişi o gün çocuklar gibi şendik, dört kişi o gün dev gibi bir kitap fuarına girdik. Onur Ataoğlu'nu uzaktan şöyle bir iki defa gördüm yanımdakiler kitap alışverişi yaparken. Saat iki gibi standdaki imza kürsüsünde yerini aldığını biliyorum mesela. Hatta eşlikçilerim " Bak yazar yerleşmiş. Kitabı alıp imzalat da eve dönelim " gibisinden birşeyler fısıldadılar bunun üzerine lakin ben razı olmadım. " İmza saatinin 15.00 te başladığı yazıyordu fuar sitesindeki listede. Rahatsız etmek istemiyorum erken gidip " gibisinden birşeyler geveledim. Oysa durum bambaşkaydı. Çekingenlik zor şey vesselam! Böyle bir tepkinin ardından terkedildiğime şaşırmazsınız muhtemelen. Sonuç olarak saat 14.20 itibariyle ilköğretim öğrencilerinin hakimiyet kurduğu bir dünyada yirmili yaşlarda oyalanan biri olarak tek başıma ve savunmasız kalakaldım. 

Aslında niyetim Çınar Yayınları standına 15:17 de gidip esprili bir giriş yapmaktı. Bilen bilir, kitap fuarının sitesinde Onur Ataoğlu'nun imza saatini 15:17 şeklinde yazmışlar. Hatta üzerinde espriler döndürülmüş. Ben de espri halkasının bir parçası olmak istedim ve o saat gelinceye değin standlar arasında iki ters bi düz tarzı hareketler sergiledim. Göz alıcı bir manzarayı seyreder gibi kitapları seyrettim. Ara ara öğrencilerden mürekkep bir hortumun içine düşüp onların götürdüğü yere gitmek durumunda kaldığım da oldu. Birkaç dakikada bir saate bakmayı da ihmal etmedim tabii. Öyle böyle derken vakit geldi çattı. Peki ben ne yaptım? Biri beni çiviyle çakmış gibi olduğum yerde kalakaldım. " İşte şimdi yandın velhasılıkelamsever insan! " dedim, " Yen bakalım çekingenliğini yenebilirsen! " . Böylelikle birkaç tur daha attım fuar alanında ama sayısının tüm hakları bende saklıdır. Hiçbir insan evladına da söylemeyi düşünmüyorum. Kimse ısrar etmesin.

Efendim, ben böyle çaresiz dolaşırken aklıma hayat rehberim Burcisu'yu aramak geldi. Beni cesaretlendirmeyi başarabilen nadir dostlarımdan biridir kendisi. Bir iki başarısız denemenin ardından - tam da ümitlerin tükendiği anda - karşı taraf telefonu açtı ve rahat bir nefes aldım. Gerim gerim gerildiğimi ve bu yüzden standın yanına dahi yaklaşamadığımı söyledim kendisine. Hani ya neredeyse imza almadan dönmeyi düşünüyordum eve. Birkaç dakika konuştuktan sonra öyle birşey dedi ki Burcisu sıkıysa gitme! " Bak canım! Eğer Onur Ataoğlu'ndan hemencecik imzalı bir kitap almazsan Twitter aracılığıyla kendisine mention atar, senin iki saattir o civarda dolandığını söyler, çekindiğin için yanına yaklaşamadığını üstüne eklerim! Gerisi malum. Tercih senin. " dediği anda elim kolum bağlandı. Zira Onur Bey ile bir iki defaya mahsus bir mention geçmişimiz mevcut. O şekil bir komedi örneği olmayı göze alamayacağımı iyi bilen Burcisu beni can evimden vurmuştu. Yapacak tek şey kalmıştı artık. Derin bir nefes alıp... Olmadı bu. Derin bir nefes daha alıp... Hala hazır değildim. Derin bir iki nefes daha alıp telefonu kapattım ve hemencecik Onur Bey'in yanına seğirttim. İki elimi standın üzerine yerleştirip kendinden emin bir tavırla " Merhaba Onur Bey! Japon Ne Yapmış'ı imzalamanızı istiyorum benim için " dedim... Desem de inanmayın.

Yazarla selamlaştıktan sonra bakışlarımı kitaplara eğdim çünkü beynimin çarkları işlemeyi durdurmuştu o an. Zihnim tek damla mürekkep yalamamış kağıt misali tertemizdi. Söyleyecek kelime bulmakta zorlandım. Alnımda ter damlalarının birikmeyişine hala şaşırıyorum. Birkaç saniye mi yoksa birkaç dakika mı olduğunu bilemediğim bu acemilik esnasında " Kendine gel velhasılıkelamsever insan! Şeker gibi bir insan duruyor karşında. Bu gerginlik çok anlamsız! " diyerekten saldım çayıra kendimi. Salmaz olaaaaaydım nırınırınım! Bilen bilir, bende bir ayar eksikliği var. Ne zaman ne yapacağım belli olmaz. Beklediğim dışa dönük yavru meydana çıkınca bir coşmuşum bir coşmuşum ki ne siz sorun ne ben söyleyeyim diyeceğim ama yazacağım zaten şimdi.

İki kitap aldım. Japon Ne Yapmış'ı kendim için Japon Yapmış'ı ise Angel'a hediye etmek amacıyla imzalattım. Nitekim dün kendisi için Onur Ataoğlu'ndan imzalı bir kitap edindiğimi söyleyince " Japon Yapmış mı? " diye sordu. Şok oldum birden. " Almış mıydın yoksa? " diye telaşa düştüm ama durum öyle değilmiş. " Senden çok duymuştum da oradan hatırlıyorum " diye yanıtladığı zaman sorumu öyle sevindim ki anlatamam. Neyse. Konumuz bu değildi. Kitabımı imzalaması için kendi kalemimi uzattım Onur Ataoğlu'na. O da kabul etti sağolsun. " Parmak izinizi alıp bilimsel çalışmalar için kullanmayacağım. Merak etmeyin " gibisinden birşey dedim o esnada. Umarım Onur Bey " Komşuda ne enterefantastik okuyucular pişer, bana niye böyle çatlağı düşer? " gibi bir düşünce geçirmemiştir aklından. Çok korkuyorum sevgili okuyucu.

İmza işi sona erdikten sonra Onur Bey incelik gösterip benimle minik çaplı bir sohbete ortak oldu. Niçin şaşırdığını bilmiyorum ama kendisini Twitter ve blog günlüğü aracılığı ile takip ettiğimi, geçen gün konuk olduğu radyo programını da dinlediğimi belirttiğim zaman gözleri hayretten kocaman açıldı çiçeği burnunda yazarımızın. Böylelikle ben de prestijli okuyucu konumuna geçerek yerimi sağlamlaştırmış oldum. Ne diyorum ben ya?! Kitap tanıtımı yapmak için fazla zamanı olmadığını söylediğinde temsilcisi olmayı teklif ettim. İstanbul gibi birşey de koymadım başına. Türkiye temsilciliği olur, Dünya temsilciliği olur falan. İşin esprisi bir yana ağzımdan nasıl çıktığını çözemediğim cümleler bunlar. Cuma günü imza vermek yerine hafta içi imza gününü pazartesi gibi fuarın daha tenha olduğu bir zamana kaydırmasını istedim ( İç sesim: Ohannesburger velhasılıkelamsever insan! Oldu olacak katılım saatlerini de sen belirle! Hatta kitap fuarının olduğu haftaki programını yazara gönder ki sana göre ayarlayabilsin. Tövbe tövbe!.. ) . Bir aralık söz Hayao Miyazaki'ye geldi. İlk defa onun yönettiği bir yapımı seyrettiğimi ifade ettiğimde Onur Bey şaşırmış görünüyordu. Ben de günü kurtarabilirim ümidiyle Japon animelerinden çok edebiyatı ile alakadar olduğumu söyleyip başladım eserleri elimden geçmiş yazarları saymaya: Haruki Murakami, Yukio Mişima, Kenzaburo Oe ( İç sesim: Yok artık LeBron James! Bu da nesi ? Kendini edebiyat kültürü mantarı olarak tanıtmalar falan ) . Yazar okuyucularının eleştirilerini önemsediğini söylediğinde " İkinci kitabınızı okumayı bitirdiğimde blog günlüğüme yazıp size linki veririm " dedim ( İç sesim: Hani o standlar arasında çekingen çekingen dolanan velhasılıkelamsever insan? Hani o gergin bakışlarla etrafı seyreden velhasılıkelamsever insan? Özlüyorum, arıyorum. Duyan da seni bu işin erbabı zanneder. Az biraz yavaş git be kızım! Ödüllü yazar var karşında ) Bir aralık işaret parmağımı tuhaf açılarla sallayarak Onur Bey'in amacının Japonya'yı tanıtmaktan çok insanları gülmekten öldürmek olduğunu söyledim. Arkasından konuşmuş gibi olmak istemem. Tivit tivite bakıyoruz şurada.  Kendi iyiliği için diyorum çünkü okurlarının büyük kısmı gülme komasında olduğu için imza gününe gelemiyorlar sonra. Hatalıysam ara: 05XXXXXXXXX. Cozuttum yine!

İsterdim ki Onur Bey sağ gözüme baktığında yüz yirmilik değerde bir IQ parlaması , sol gözüme baktığında ise yüz otuz şiddetinde bir IQ patlaması görsün ama nerede? Bir soru sorayım dedim. Onu da yüzüme, gözüme, üstüme, başıma bulaştırdım. " Türk kültürü ile Japon kültürü arasında... Ee sizin tecrübe ettiğiniz... Hani bu bizim kültürde de var dediğiniz... Ortak bir şey var mı hani bu Türklerde de böyle dediğiniz? " ( İç sesim: İki cümleyi biraraya getiremedin velhasılıkelamsever insan! Sus bence. Bi gıdım artı puan almışsındır belki lakin süpürdün hepsini. Şimdi yavaşça mekanı terket ) . Sesim sorunun sonlarına doğru iyice zayıfladı zaten. Hiç sormamayı diledim lakin Onur Bey bir yerden yakalayıp cevap verince rahatladım az biraz. Aslında başka sorularım da vardı ama cesaret edemedim. Minik bir sohbetin ardından " Buyurun, bir sandalye de size çekelim de oturup iki lafın belini kıralım şuracıkta " diyen çıkmayınca gitme zamanının geldiğine karar verip mekanı terketmek üzere veda cümlelerini sıraladım. İşin esprisi bir yana Onur Beyle sohbet etmek öyle eğlenceli ki insan hakikaten katlanabilir bir sandalye getirip standın önüne kurulmadığına yanıyor. Kitaplarındaki mizahi üslup diline yansımış derler ya aynen öyle. İmzalaması için verdiğim kalemi yine kendisi geri verdi. Tamamen unutmuşum. Bu da ayrı bir komedi olarak anıdaki yerini aldı. Mektup yazarken kullandığım kalemdi ama bundan sonra işlevsiz kalacak. Camekan arkasına yerleştirip saklamayı düşünüyorum öylece. Ah bu çocuk ben!.. Belirtmeden geçemeyeceğim. Gitmeden önce bi Güliver Devler Ülkesi'nde durumu söz konusu oldu. Tamam. Sohbet imkanı bulduktan sonra Onur Bey gözümde daha bir devleşti ama bu söz tamamen boyu ile alakalı. Kendisini görenler ne demek istediğimi anlamışlardır. 

Velhasılıkelam Onur Ataoğlu'nu tanıyın, tanıtın. Kitap fuarı haricinde kendisini görmek pek mümkün olmasa da takipte kalın ve hem eğitici hem karın kaslarını çalıştırıcı yazılarını okuyun. Eserlerini hatmedin ki Felsefe, Coğrafya, Tarih, Sanat vb. konulardaki bilginiz artsın. Ne olursa olsun imza günlerini kollayıp bu içten, mütevazi, nazik, hoşsohbet, kalemi gibi nüktedan yazar ile karşılıklı iki kelam etmeyi sakın unutmayın! 



Yazarın Twitter sayfası için tıklayınız!

Yazarın blog günlüğü için tıktıklayınız!

18 Kasım 2011 Cuma

Onur Ataoğlu'ndan imza alma öncesinde, esnasında, sonrasında vol. 1

Yorgun ama mutlu diye birşey var ya hani, işte ondan... Diğer bir deyişle, ikinci defa 30. az gittim uz gittim,dere tepe düz gittim, bir baktım ki arkama İstanbul'a veda edecek kadar yol gittim kitap fuarına katıldım bugün. Gideceğim stand belli, kitap imzalatacağım yazar belli. Gelin görün ki 13.30 civarında geçtiğim turnikeye son bir veda iteklemesi - seviyorum fuar alanına açılan yolu ama veda busesi konduracak kadar da değil yani - yaptığımda saat 16.30 civarı birşeydi. Ben içerideyken akrep yelkovana daha fazla yanaşma çabası içerisindeymiş meğer ama hiç farketmemişim. Üç saat evvelki tecrübelerime göre burun kıvırılacak bir süreç aslında lakin kitaplarıma yeni kardeş edinme işinin büyük kısmını pazartesi günü hallettiğim için yeterli geldi. 

Önceki yazımda şöyle birşey demişim: Beşinci kitap nerede diyenler olabilir aranızda. Cuma günü yazarından imzalı halde elimde olacağını umut ediyorum. Her yere de yazdım bunu. Alamazsam vay halime!  Ve " Yaptım! "  diye bağırır. Hatta Heroes dizisindeki Hiro Nakamura karakteri gibi kolları iki yana açarak " やった! ( Yatta! ) " diye bağırır. Şimdi rahat rahat yazışıma aldanmayın sakın. Bu anlara gelmek hiç kolay olmadı benim için. İşbu yazı son zamanlarda geçirdiğim en gergin anların ifadesi olacak. Bir yere kadar...

Japon Yapmış... Her şey bu kitabı yakında ilişkimize resmiyet kazandırmayı düşündüğüm D&R raflarından birinde görmemle başladı. Kapak tasarımında kullanılan kanji karakterleri anlamını bilmememe rağmen ilk bakışta ruhumu esir aldı. " Benim olacaksın " dedim kitaba. Nitekim yağmurlu bir İstanbul gününde kargo yoluyla bana geldi. Yazar Onur Ataoğlu'na dair bildiklerimin kitabın ilk sayfasındaki tanıtımdan ibaret olduğunu belirtmiş miydim? Kitabı bir nefeste okuyup bitirince yazar hakkında çapı elde edeceğim bilgiye göre belirlenecek olan bir araştırmaya giriştim. Başvurmadığım kaynak, adım atmadığım kütüphane kalmadı... Desem de inanmayın. Google yardımıma yetişti. Blog günlüğünü önüme serdi. Şöyle bir göz attım ve geçen yılki İstanbul kitap fuarına katıldığını öğrendim. " N'ayır! N'olamaz! Onur Bey fuarda hem söyleşi hem de imza günü düzenlesin ve ben bırak katılmayı varlığından bihaber olayım. Adaletin bu mu dünya?! " diye feryat ettim. Biraz sakinleşince " Bunu yanına bırakmayacağım. Seneye iki kitap birden imzalatacağım " diye söz verdim kendi kendime. Şaka şaka. Ama fuarla alakalı yazısını görünce cidden hayal kırıklığına uğramıştım. 



" Gel zaman git zaman " dediğimiz süreçte Onur Ataoğlu boş durmamış, okuyucularını ve Japonya tutkunlarını mutlu edecek bir kitap daha kaleme almış: Japon Ne Yapmış. İnternetten bağımsız yaşadığım bir dönemde piyasaya sürüldüğü için varlığından geç haberim oldu az biraz. Öğrenir öğrenmez de bir kurtlanma başladı bende. İkinci bir " Benim olacaksın " vakası meydana geldi sizin anlayacağınız. Kasım ayının ilk haftasıydı. Burcisu İstanbul'a gelmiş, birlikte Taksim'in yolunu tutmuştuk. İstiklal Caddesi turumuzun duraklarından biri olan D&R ın kapısından içeriye girdiğimizde kayış koptu bende. Supergirl ( Reamonn grubunun şarkısı. Dinlemeyen kalmasın ) edasıyla uçarak üst kata çıktım. Fellik fellik aradım kitabı. Hamsi gözlerimle taradım bütün rafları. Bulamayınca giriş katına yöneldim tekrardan. Bu sefer oradaki rafları incelemeye başladım. Bu esnada Burcisu çoktan kasadaki kuyruğa girmişti. Zamanla yarışıyordum. Heyecan zirvedeydi... Derken gördüm onu. Yeni Çıkanlar rafında onlarcası vardı. Derler ya hani insan bazen gözünün önündekini göremez gözlerini uzağa dikince... Tam olarak böyle değildi ama anlamışsınızdır siz ne demek istediğimi. Meğer eserin bulunduğu raf mağaza girişinin hemen sağında imiş. En son baktığım yer oldu. Neyse efendim, kitabı bulmuş olmanın verdiği keyifle kasaya ilerledim ama Burcisu çoktan ödemeyi yapmıştı. Kuyrukta ikinci bir bekleme yapacak zamanımız ise yoktu. " Fuarda imzalısını edinirsin. Şimdi alma bence " dedi Burcisu. " Ama o zamana daha çok var. Nasıl bekleyeceğim? " diye mızmızlandıysam da arkadaşımın fikrinin daha cazip olduğunu kabul etmek durumunda kaldım nihayetinde. Şaşırtıcı ama bugüne dek beklemeyi başardım. Ha! Bu demek değil ki sağda solda eseri okuyup kritiğini yapan ya da okuduğunu yayan arkadaşları fena halde kıskanmadım ve " Bi gün ben de okuycam " demedim Sezercik çakması misali. 



Bim bam bom! Çok şükür dostlar! Benim de artık imzalı bir kitabım var! Zor oldu ama başardım. İçinizden " İmzalı kitap edinmek bu zamanda neden zor olsun ki? İmza günlerinden geçilmiyor ortalık " diyenler vardır mutlaka. Tamamen kişisel sebeplerden hatta direk kişiliğimden ötürü zorluk yaşadığımı belirteyim de vaziyet açıklığa kavuşsun. Efendim, fuardan bir gün önce diplerde bir yerde mevzilenmiş dışa dönük hallerimin ortaya çıkması için dua mı istemedim Twitter aracılığı ile, fuarda iken telefon desteği mi almadım, Onur Ataoğlu'nun yanına yaklaşma cesaretini gösterebilmek için alanı defalarca tavaf mı etmedim?.. Anlatacağım hepsini ama bir dahaki yazıda. 



Sevgiler...

7 Şubat 2011 Pazartesi

Sana " Bitme " demeyeceğim çünkü bittin iki yüz on altı sayfa


Zaman zaman hatta çoğu zaman insanı kahkahalara boğabilecek denli eğlenceli bir üslupla yazılmış bir kitabı bitirdim az önce. Bitirmemek için elimden geleni yaptım ama iki yüz on altı sayfalık kitabı bir ayda tamamlayamazdım ya! Beş güne yayana kadar akla karayı seçtim. Japon kültürüne olan ilgimi, ki giderek tutkuya dönüşüyor, işin içine katacak olursak kitabı bu sürede bitirmiş olmam bile büyük bir başarı.

Japon yapmış... Onur Ataoğlu buradan yola çıkıp Japonya'da kaldığı dönemde gözlemlediklerini de işin içerisine katarak keyifli bir eser kaleme almış Japon kültürünü bizlere tanıtmak amaçlı ( Amacı okuyucuyu gülmekten öldürmek de olabilir. Emin değilim ). Kendisine Sezercik misali " Bi gün ben de gidicem " demek istiyorum yeri gelmişken ( Yersiz oldu sanki ama neyse ).

Kitap haikulardan geyşalara, sakuradan kabukiye; Japon tarihinden mitolojisine kadar uzanan geniş bir yelpazeyi içine alıyor. Amma ve lakin yaprak sayısı az olduğu için hepsinden bir tutam sunulmuş. Doğal olarak zihnime yedirdiklerimin tadı damağımda kaldı. Onur Ataoğlu'na tek teessüfüm bu yönde. Onun dışında söyleyecek sözüm yok. Pardon var: Mümkünse kitap yazmaya devam etsin.

Dipnot: Kitabı okuduğum zamanlarda bana usulca sokulup " Okurken beni dinle " diyen SS501 grubuna ait In Your Smile parçasına teşekkürlerimi sunuyorum. Kore dilinde bir parça eşliğinde Japon kültürü ile haşır neşir olmak keyfime keyif kattı.