Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2014 Pazar

Haruki Murakami - Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları

"Şöyle bir düşününce tuhafıma gidiyor" dedi Sara. "Sence de öyle değil mi? Temelde insanların birbirine karşı ilgisiz olduğu bir çağda yaşadığımız halde, başkaları hakkında muazzam miktarda bilgiyle çevrelenmiş durumdayız. Yeter ki isteyelim, insanlar hakkındaki bu bilgileri rahatlıkla elde edebiliriz. Buna rağmen, yine de başkaları hakkında gerçekte hiçbir şey bilmiyoruz."

"Geçmişi ne silebilirsin ne de yeniden inşa edebilirsin. Çünkü bu senin varlığını silmekle aynı şey olur."

Ve daha bir sürü şey...

Blog günlüğümde aylardır bir şey paylaşmamış olmanın ağırlığını son zamanlarda çokça hissedince üzerimde harekete geçmenin zamanı geldi dedim kendi kendime. Ha şu sergiyi yazayım ha bu diziyi, ya şu geziyi anlatayım ya da bu müziği derken nihayetinde beni buraya itekleyen şey bir kitap oldu. Bana soracak olursanız pek de iyi oldu. E merhaba o zaman.

Yaklaşık on ay önce bir dergi aracılığıyla Haruki Murakami'nin yeni kitabının yayımlanacağını öğrenmiş, sevinçten deliye dönmüştüm. Heyhat! Haberin ağırlığını taşımak çok zormuş. Bilemedim. O karanlık ara dönemi atlayıp yakın zamana geleyim. Kitabın raflarda yerini aldığını öğrendiğim gün sabrımın son kertesine vardığımı fark ettim. Bir an önce ellerimin arasına almazsam rahata eremeyeceğimi bildiğim için henüz dumanı üzerinde tüterken edindim Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları'nı. Elbise dolabından bozma kitaplığıma yerleştirince nasıl rahatladım bir bilseniz. Bazı şeylerin bendeki etkisi böyle büyük oluyor. Şimdi de bir iki gün içinde çıkacak olan EXOLOGY için hop oturup hop kalkıyorum mesela. Evet arkadaşlar, son aylarda çok şey değişti. Resmi olarak EXO hayranı - Kai diye bağırır - olmanın eşiğine geldim ama konumuz bu olmadığından burada keseyim. Ne diyordum? Heh! Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları'nı aldığımda elimin altında kütüphaneden alınma kitaplar vardı. Demem o ki Murakami'nin son eserini hemencecik oku(ya)mayacağımın farkındaydım. Yine de yanımda yöremde olduğunu bilmek bana büyük bir iç huzuru vereceğinden alelacele edindim. Okumaya başlamamın iki ayı bulduğunu öğrenince şaşırmayın. Hemencecik harcamayı istemiyordum açıkçası. İnsanın evinde okunmamış bir Murakami romanı olması bir bakıma iyi bir şey zira. 

Kızımız Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları'nı ellerinin arasına almış olmanın sevincini yukarıdaki gife benzer şekilde yaşayadursun, biz okumayı bitirdikten sonraki evreye geçelim. Haruki Murakami bildiğimiz gibi. Hiç değişmemiş. Kitabına bol bol klasik müzik yedirmiş mesela. Karakteri öncekilerden çok farklı çizmemiş. Üç yüzün biraz üzerinde sayfa sayısına sahip eser bendenizin ellerinde çabucak tükenmiş. Yok mu şöyle 1Q84 kalınlığında kitap yazacak bir babayiğit? Çaktın mı köfteyi sevgili Murakami? Kızım sana diyorum, gelinim sen anla durumu yani. Öhöm! 

Aylarca bekledikten sonra kitabı bir solukta bitirince, üstüne bir de yazarın ucu açık bir son yazdığını görünce kötü oldum. Dün gibi hatırlıyorum son cümleleri okuduktan sonra kitabı kardeşime doğru çevirip şaşkın ördek gibi baktığımı çünkü gerçekten de dün bitirdim kitabı. Espri yaptım diyemem ama oldu bir kere. Kusura bakmayın. Neyse. Kardeşim tepkime şaşırdı doğal olarak. "E Murakami bu. Bilmiyor muydun romanın sonunu netleştirmeyeceğini?" dedi. Haklı. Amma ve lakin bu gerçek beni mızmızlanmaktan alıkoyamayacak. Tamam, ipucu var ama yine de insan malum mevzuyu bi kesinleştirir, değil mi? Sap gibi kaldım. Hiç hoş olmadı. Haida'nın durumuna açıklık getirseydi en azından. O da yok. Bu arada umarım doğru yazmışımdır karakterin adını. Ranzanın üst katında yazıyorum bu yazıyı. Aşağıya inip doğruluğunu kontrol etmek bir lüks ve almayayım canım, teşekkürler.

Gelelim hiçbir zaman tam anlamıyla beceremediğim kitabın konusu bölümüne. Elimizde bir adet Tsukuru Tazaki var bir de onun geçmişi. Kendisi lise zamanında içine girdiği arkadaş grubundan hiçbir neden öne sürülmeksizin atılınca çokça sıkıntı çekmiş, bunun getirdiği travmayı atlattığını düşündüğü yıllarda vaziyetin farklı olduğunu keşfedip eski zamanların peşine düşmüş. Bana da haliyle Tazaki'nin insanın merakını sürekli tetikleyen zaman yolculuğunda ona beğeniyle eşlik etmek düşmüş.

Haruki Murakami'nin en sevdiğim kitabı, şampiyonların şampiyonu Zemberekkuşu'nun Güncesi hâlâ. Bilin istedim.

Sevgiler...


23 Şubat 2013 Cumartesi

O zaman ne diyoruz? Üçü birarada mı?

Normalde her kitaba ayrı başlık ayırırdım fakat okuduğum son üç kitabı tek çatı altında toplamayı yeğledim bu kez. Açıkta kalan, üzülen, kırılan olmasın. Hiç yazmama ihtimalim de vardı, sıkça başvurduğum bir tembelliktir, ama kıyamadım sözün özü. Başlayalım mı?


David Herbert Lawrence'ın okuduğum üçüncü eseri oldu Gökkuşağı. Bir aile soyağacının farklı kuşaklardaki bireylerini; özellikle baba, kız ve torun biçiminde ilerleyen üç kişiyi yaşamları dahilinde inceleme fırsatı sunuluyor okuyucuya. Karakterlerin din, eğitim, savaş, evlilik, aşk vb. konulardaki düşüncelerine ve bunları pratiğe dökme biçimlerine şahit oluyor kitap kurtları.

Evvelce belirtmiştim. İngiliz klasiklerine beğeniyle yaklaşma eğilimim var. Önden başlıyorlar maratona. Gökkuşağı'nın üzerine de keyif alacağım beklentisiyle eğildim. Nihayetinde beklentim gerçeğe dönüştü. Yazarın şimdiye dek okuduğum en iyi kitabı budur diyebilirim rahatlıkla. Dedim bile. Eğer siz de klasik eserlerle ilgileniyorsanız okunacaklar listenize değil de mutlaka okunacaklar listenize eklemenizi tavsiye ederim.

Sizi bilmem ama klasik kitaplar benim zihnimi yoruyor. Öyle hop diye bir iki günde bitirilecek eserler değil. Kalınlığı serçe parmağını geçmiyorsa iş değişir tabii. Neyse. Demek istediğim sık sık durup üzerinde düşündürüyor insanı yazılanlar vasıtasıyla okuma sürecinde. Hal böyle olunca Gökkuşağı'nın ardından su gibi akıp gidecek bir şey arıyordum ve buldum: Asla Arkana Bakma



Tess Gerritsen ismini sıkça duymuş fakat kitaplarından hiçbirini okumamışgiller familyasından yeni ayrıldım. Asla Arkana Bakma ile açılışı yaptım. Kitap pilot olan babasını trajik bir şekilde kaybeden(?) Willy'nin ölüm döşeğindeki annesinin son isteği karşısında direnme gücünü kendinde bulamayınca yollara düşmesiyle başlar. İstek babasının hala yaşıyor olma ihtimaline karşı onu aramasıdır. Velhasıl, karakter kendini Amerika'dan Vietnam'a uzanan bir maceranın içerisinde bulur. 

Kitap bağrıma basma isteği uyandırmamasına rağmen bende çabuk bitti. Yazı boyutunun büyük olmasından mı diyeyim, rahat okunmasından mı diyeyim, bilemedim ama üç günde hatmettim üç yüz küsür sayfayı. Ana değil de ara roman tadındaydı. Zihnimi epey rahatlattı. 

Yazar hakkında kesin bir yargıya varmadım henüz. En azından iki kitabını daha okumam gerektiğini düşünüyorum netliğe yakın bir görüşe sahip olabilmek için. Bekleyip görelim. 


Paul Auster ile tanış sayılırız. Kış Günlüğü okuduğum dördüncü kitabı zira. Otobiyografi tadında bir eser. Yazar kimi zaman yakın geçmişe kimi zaman çocukluğuna kimi zaman ise gençliğine yolculuk yaparak hatırladıklarını Kış Günlüğü yoluyla okuyucuya aktarmış. Normalde yazarların hayatları hakkında araştırma yapma konusunda tembel olanlar için altın değeri taşıyor haliyle. 

Yakın geçmişten kopup gelen yazarların eserlerini okuma konusunda eli sıkı olan ben söz konusu Paul Auster olunca parmaklarımı olabildiğince hareketlendirerek kitapların çevresine sarıyorum. Doygunluk hissi veriyor yazdıklarıyla. Haruki Murakami'den sonra en çok tercih ettiğim günümüz yazarı olacakmış gibi görünüyor ama dur bakalım.

Bitti.

5 Şubat 2013 Salı

Virginia Woolf - Dalgalar


" Dostlarımız, nasıl da uzak, nasıl da sessiz, nasıl da az konuk gidilen ve az bilinen. Ve ben de dostlarım için bulanığım, bilinmezim; arada bir görülen, çoğunluk görülmeyen hayali bir görüntü. Hayat bir düş, elbette. Yalımımız, yalnızca birkaç gözde oynaşan o bataklık buharı, az sonra savrulacak, sönecek her şey. Dostlarımı hatırladım. "  

Taze bitti ama ben de bittim. Virginia Woolf ile ilk karşılaştığımız mekan Dalgalar. Yazarın üslubuna yabancı biri olarak heyecanla girişmiştim okumaya. Yeni bir yazar, yeni bir renk, yeni bir lezzet dedim. Dedim ama bilemedim ki aşina olmadığım tüm bu şeyler beni yoracak. Bir de üstüne kafamın taşma noktasına geldiği zamanlar eklendi ki buyrun cenaze namazına diyecektim neredeyse. Son haftalarda yine de kaldırabiliyordu zihnim yorgunluğu fakat son iki gündür beynime sis perdesi inmiş gibi hissediyorum. İmkan olsaydı dün yerinden söküp fırlatacaktım bir köşeye ama işte... Neyse. Bunları yazmanın yeri değil burası. Mevzuya döneyim. İşbu sebepten ötürü zaten alışık olmadığım üslup beni iki hatta üç kat fazla yordu ve N.Ş.A. da birkaç günde bitirebileceğim bir kitabı on üç gün elimde tuttum. Ara ara kendimi verir gibi olsam da yazılanlara zihnimin arka planında başka olaylar döndüğünden kopuk kopuk okudum. Durum böyle.

Gelelim kopuklukları birbirine bağlayınca ortaya çıkanlara. Virginia Woolf'un tüm kitaplarında kullandığı yöntem değil galiba Dalgalar'da karşılaştığım. Yazar üç kadın ve üç erkekten oluşan altı karakterin hayatlarının bütününü onların zihninden geçenler yoluyla anlatmış. Bilinç akışı tekniği diyorlarmış buna kitabın arka kapağında yazılanlara göre. Benim gibi alışık olmayanlar için adapte olmak zor olabilir. O yüzden temiz bir zihinle okumanızı tavsiye ederim. Hem memnun kalır hem de kitabın asıl değerini verme ihtimaliniz artar diye düşünüyorum böylelikle. Sözlerim kulağınıza küpe olsun. Takıp takmamak size kalmış artık. 

Söyleyeceklerim bu kadar. Adamakıllı fikir verebildiğimi pek sanmıyorum fakat en azından yaptığım alıntı biraz da olsa yardımcı olacaktır ilgilenenlere diye düşünüyorum. Yanlış mıyım? 

Sevgiler. 

13 Aralık 2012 Perşembe

Julie Otsuka - Tavan Arasındaki Buda



Kitabevine yaptığım turlar esnasında raflardan birinde rastlamıştım Tavan Arasındaki Buda'ya. Ne yazar ne de eser hakkında en ufak bilgi kırıntısına dahi sahip olmamama rağmen kanım kaynamıştı kitaba. Neden acaba? ( Ayrıntılı bilgi için bkz. çekikgöz sempatizanı ) Arka kapak yazısını okuyunca ilginç bir kurgu ile karşı karşıya olduğuma kanaat getirip almaya karar vermiştim. Bilmem kaçıncı İstanbul kitap fuarı esnasında edindim. Aldıklarım arasında ilk okuduğum kitap Tavan Arasındaki Buda oldu nitekim. Kütüphanemdeki nadide eserler kategorisine yerleştirdim bitirdikten sonra.

Julie Otsuka ile birbirimize yabancıydık. Bir bakıma halen öyle sayılırız. Yazarın kendisi hakkında miniminnacık bilgim var çünkü. Üslubuna daha önce hiç rastlamadım. Rastladıysam bile hatırlamıyorum. Birinci çoğul şahısla anlatmış yaşananları ki epey ilginç buldum ben çoğunluğu işaret ettiği için. Kitabın bir başkahramanı yok. Birden çok başkahramanı var. Aslında her ismi geçen ya da geçmeyen aynı derecede yer bulmuş Tavan Arasındaki Buda'da. Velhasılıkelam, arada sivrilen birilerinin olmaması ile epey farklı bir tarzla başbaşa bırakmış oldu benim gibi okuyucuları Julie Otsuka. Okuduğum kimi tanıtım yazılarında bu durumu beğenmeyenlerin yanı sıra yine bu yüzden kitabı yarıda bırakmak gibi bir gaflete düşenlerin varolduğunu öğrendim. Onlar adına üzülmekten kendimi alamadım.

Tavan Arasındaki Buda'nın işlediği konuya gelecek olursak ( Bu yazı biraz tuhaf bir sıra mı izledi acaba? ) şöyle diyebiliriz: Sadece fotoğraflarını gördükleri kocaları ile buluşmak için Japonya'dan daha önce hiç ayak basmadıkları, kültürünü bilmedikleri Amerika topraklarına göç eden Japon gelinlerin hikayesini anlatıyor kitap. İlkin gerçekle alakası olmayan bir durum sanmıştım ama hakikiymiş ki bu eserin trajik havasına epey katkıda bulunuyor. Julie Otsuka, kadınların hayatlarından yola çıkarak kendi kültürüne tamamiyle yabancı bir ülkede  " vatandaş " olarak yer edinme çabası içerisinde olan insanların durumunu etkileyici bir biçimde dile getirmiş. Olayların tarihi kısmını, gerçeklik boyutunu bilmiyorum ama bir şekilde yaşananlarla bağlantılı olduğunu varsayarsak yazık olmuş diyorum. Sözlerime böylelikle son verirken sizlere de bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

Sevgiler.

27 Kasım 2012 Salı

Refik Halid Karay - Bugünün Saraylısı



Bilmeyeniniz vardır diye bir kere daha yazayım: Refik Halid Karay geçmiş dönem Türk edebiyatı - ben öyle diyorum - yazarları arasında üslubunu en sevdiklerimden biridir. Böyle bir liste hazırlasam birinciliği zorlar. Bir gün bütün kitaplarına kişisel kütüphanemde yer vereceğim inşallah.

Bugünün Saraylısı maalesef benim aldıklarım arasında değil de kardeşimin üniversite kütüphanesinden kapıp getirdikleri arasında yer alıyor. He, bu demek değil ki ilerleyen zamanlarda satın almayacağım. Yanlış anlaşılma olmasın. Efenim, blog günlüğüne yazmadığım bir tanıtım yoksa eğer en son bu yılın ilk günü okumuşum yazarın kitaplarından birini. Fazlasıyla ara vermişim sizin anlayacağınız. Bu yüzden olsa gerek iki günde hatmettim Bugünün Saraylısı'nı. Yalan yok. Fazlasıyla özlemişim. Eski dönem yazarların eserlerini aşkla okuduğum sır değil zaten. Sanırım bir tek Haruki Murakami ciddi biçimde zorladı bendeki bu aşılması güç engeli. 

Refik Halid Karay için " Benzemez kimse sana, üslubuna hayran olayım " diyorum ben. Bu kitapta da aynı şarkıyı tekrar tekrar seslendirdim. Kurgu önemli olduğu kadar onu kaleme alış biçimi de önemli benim için. İte kaka ilerlemeyi sevmiyorum. Kitap en başından beri olmasa bile bir yerden sonra insanı önüne katıp sürüklemeli. Bugünün Saraylısı öyleydi nitekim. Taşradan gelip İstanbul'daki uzak akrabalarının yanına yerleşen Ayşen adındaki bir kızın bu aileye ve çevresindekileri yaşattığı değişimi akıcı bir dille aktarmış okuyucuya Refik Halid. Yazarın çizdiği kadın portreleri arasında Nilgün ( kitabın ismi de aynı ) gibisi olmasa da Ayşen de üç yüz sayfa süresince rengini tam olarak belli etmemesiyle merakımı canlı tutmayı başardı. 

Refik Halid Karay'ın tasvir gücüne bir kere daha şapka çıkarıyorum azizim. Tanığı olmadığım dönemleri onun zihninden dökülen cümlelerle okumaya bayılıyorum. Üzerine ayılıp bir kere daha bayılıyorum. O derece. Keşke zamana karşı koyabilseydi de tüm dönemlere tanık olup izlenimlerini sözlere dökseydi. Ben de okusaydım. Ah ah!

Sevgiler. 


7 Aralık 2011 Çarşamba

Alexandre Dumas yazar, velhasılıkelamsever insan kendince sunar: Üç Silahşor

Heo Young Saeng as D'Artagnan ( photo credit: liezle.blogspot.com )

Buralarda bir yerlerde olacak geçen yıl almak istediğim kitapların listesini sıraladığım yazım. Aramaya üşendim şimdi. Gerekli de değil zaten. Çünkü net bir biçimde anımsıyorum listede Alexandre Dumas'nın Üç Silahşor adlı eserinin yer aldığını. Liste deyip geçmemek lazım. Rekabet mevcut. Yeni eklenenler üzeri çizilenlere karşı ezici bir üstünlük sağlamış durumda şu an her daim olduğu gibi. Hal böyle olunca kitaplar arasında seçim yaparken genellikle bir şekilde tetiklendiklerime yöneliyorum. Misal, SS501 grubunun ana vokal koltuğunda oturan Heo Young Saeng'in the Three Musketeers müzikalinde D'Artagnan rolünü canlandıracağını öğrendiğim gün kitap fuarında alınacakların en başına Üç Silahşor'u yerleştirdim. Arzu ettiğim gibi müzikalle eş zamanlı olarak okudum eseri lakin perde kapanmadan bitirdim.

 
Okuduğum en kalın kitap ünvanını değil de son zamanlarda elime aldığım en kalın kitap ünvanını elinde tutuyor Üç Silahşor. Bu yüzden okuma süreci de, hemencecik hesaplayayım, iki haftayı buldu. Vaziyeti memnuniyetle kabullendim. Hele sofrada şöyle ortaya karışık macera, aşk, entrika, intikam çeşitlemesi olunca gözlerimle güzelce yedim cümleleri. D'Artagnan merkezli başlayan olaylara Athos, Porthos ve Aramis de eklenince giderek ilgi çekici hale gelen romanı okurken Milady'nin şeytansı zekasına " Woaaaaah! " , kişiliğine " Öh! Vöh! Yok artık LeBron James! " ve benzeri tepkiler verdim bol bol. Yazar Alexandre Dumas'nın olayları aktarışını, birbirine bağlayışını pek bir beğendim ama en çok karakterlere yüklediği beyinlerden etkilendim. Hakikaten bu tip insanlar tanıdı mı acaba yoksa tamamen hayal ürünü mü kendileri? Merak ettim. Uzun zamandır tansiyonun tepelerde gezdiği bir roman almamıştım elime. Kitap okuyormuş gibi değil de macera filmi izliyormuş gibi hissettim kendimi en tarihi olanından. Kılıç sesleri kulaklarımda çınladı bol bol. İyi oldu iyi. Gönül rahatlığı ile yazarla ikinci bir randevu ayarlayabilirim gelecekte.

Sözlerime ben son vermiyorum bu sefer. Alexandre Dumas yazıyor son sözü işinize yarar diye: " Bir an için paniğe kapılan kişi, kaderin ona o an için sunduğu fırsatı tepebilir. " 

9 Haziran 2010 Çarşamba

Oku baban gibi, eşek olma



Evdeki bir haftalık yokluğum esnasında odaya el süren olmamış. Her şey bıraktığım gibi diyebilmeyi çok isterdim lakin gerçek şu ki toz tabakası bürümüş-tü dört bir yanı. Ta ki bugün - geldiğimin ikinci günü - temizlik bezi ve camsil ile kendimi donatana değin. Bir avcı edası ile sessiz, sakin, sinsice yaklaşıp hiç acımadan camsil püskürttüm dört bir yana. Elimden kaçan tozlara selam olsun. Bir de açık pencereden içeriye giren yeni tozlara hoşgeldiniz diyeyim hemen. Özlemiştim kendilerini.

Odamın boyutları her ailede tek bir çocuğun varolabileceği inancına göre tasarlanan dört duvardan ibaret. Çocuk üretiminin diğer bütün üretim çeşitlerini gölgede bıraktığı bir ülkede yaşadığımızdan haberdar değiller galiba inşaatı yöneten beyefendiler. Neyse efendim, bir de mal sayımı yaparak açıklayayım odanın boyutlarını: Bir adet ranza, bir adet ikiz kule misali dikilmiş çalışma masası, önceleri tv masası olarak kullandığımız kapaklı bir dolap, üç kapılı giysi dolabı. Endişeye mahal yok. Rahatça hareket edebileceğimiz bir dikdörtgen boşluk kalıyor geriye.

Şu ana kadar yazdıklarımın başlıkla alakası neredeyse bulunmamakla birlikte sabırla okuyarak buraya kadar geldiğiniz için teşekkürler. Gelelim asıl meseleye. Kitapları yerlerinden yurtlarından etmem gerekti bugün temizlik yaparken. O esnada aklıma bir düşünce düştü. Bir senelik süreçte okuduğum kitap adedini ve çeşidini belirleyeyim bari hazır dağıtmışken nacizane kitaplığımı dedim içimden ve kağıdı kalemi alıp başladım yazmaya. Aşağıya iliştiriyorum.

1. Charlaine Harris - Gündüz Ölüsü
2. Stephenie Meyer - Twilight Serisi: Alacakaranlık, Yeni Ay, Tutulma, Şafak Vakti.
3. Peyami Safa - Canan
4. P.C. Cast + Kristen Cast - Gece Evi Serisi: İşaret, İhanet, Seçilmiş, Av, Vahşi, Baştan Çıkarılmış...
5. Amin Maalouf - Yüzüncü Ad
6. Stephenie Meyer - Göçebe
7. Keith R.A. DeCandido - Supernatural/Bir Daha Asla
8. Philippa Gregory - Tudors Serisi: Bakirenin Aşığı, Kraliçenin Soytarısı, Mahkum Prenses...
9. Demet Altınyeleklioğlu - Moskof Cariye Hürrem
10. Colleen McCollough - Antonius ve Kleopatra
11. Stendhal - Kırmızı ve Siyah
12. Charles Dickens - Büyük Umutlar
13. Marlo Morgan - Bir Çift Yürek
14. Oscar Wilde - Dorian Gray'in Portresi
15. Gustave Flaubert - Duygusal Eğitim
16. Jane Austen - İkna
17. Haruki Murakami - İmkansızın Şarkısı
18. Nermin Bezmen - Aurora'nın İncileri, Bizim Gizli Bahçemizden
19. Aret Vartanyan - Bir Nefes İstanbul
20. Serdar Özkan - Kayıp Gül
21. Refik Halid Karay - 2000 Yılın Sevgilisi
22. Kerime Nadir - Hıçkırık, Samanyolu
23. Halide Edib Adıvar - Kalp Ağrısı, Sinekli Bakkal

Listeye şöyle bir göz attığımda Türk klasikleri, günümüz Türk eserleri, Dünya klasikleri, günümüz Dünya eserleri şeklinde geniş bir yelpazeye yayılan bir yükleme yapmışım kendime. Otuz yedi adet kitap ellerimin arasından geçmiş. Aynı yüklemeyi önümüzdeki yıllarda da sürdürebilmek dileklerimle.