Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2013 Cuma

Zamanda Yarım Bir Gezinti

Yüzlerce kez inip çıktığım merdivenlerin başında durdum önce. Sağ tarafımda bir zamanlar çay alım yeri olan beton kütlesinin yıkıma direnen tek duvarının çatlaklarına kaydı gözlerim. Bir zamanlar terasında oynadığım taze biçilmiş çay kokan bu yerin bir parça yığın haline geldiği gerçeğine sırt çevirdim. Çay tarlaları duruyordu şimdi karşımda mesafeli bakışlarla süzdüğüm. Oysa küçükken boyumdan büyük hevesle giriştiğim bir işti çay toplamak, oyundu, eğlenceydi. Öyle ki bir seferinde benden büyük iki kuzenimle tek başıma giriştiğim mücadeleyi kazanarak en fazla çayı ben toplamıştım. Toplamışım daha doğrusu. Babaannem anlatmıştı. Babamın deyimiyle kullandığım şemsiyenin altında kaybolduğum zamanlardan kalmadır belki. Bilemiyorum. Hatırlamıyorum.

Çok da uzak olmadığını düşündüğüm bir zamanda hepsinin üzerini otların bürüdüğünü görür gibi olduğum çay tarlalarından ayırdığım bakışlarımı eve giden yola çevirdim. İlk basamağı çıktım, geride bir yaş bıraktım. Birkaç basamak daha çıktım ve bir yaş daha… Yolun bitimine, çocukluğumun beni beklediği yere doğru ilerlerken tuğladan yapılmış bir eve rastladım. Fadime Bula yaşardı bir zamanlar. Hani şu ara sıra abimle televizyon izlemek için kapısını çaldığımız nine yok mu? O işte. Nasıl sevinirdi bizi görünce. Kızından başka kimsesi yoktu. Vardı ama yoktu. Büyük şehirler almıştı diğer evlatlarını, torunlarını. Şimdi o da yok. Kırık pencerelerinden rüzgarın girip perdeleri dalgalandırdığı evi eskisinden daha soğuk.

Fadime Bula’yı televizyonla aldatmış olmanın verdiği vicdan azabıyla ayrıldım oradan. Köşeyi dönünce başka bir aile ocağının kalıntılarına rastladım. Kalıntı dediğim de iki üç taş parçası. Gerisi çay tarlası. Bir zamanlar koca bir evmiş. Öyle ki üst kattaki yataklardan birinde zıplayarak oynayan çocuk dengesini sağlayamayıp o esnada açık olan pencereden aşağıya düşmüş de ölmemiş. Mucize nevinden bir şeymiş. O kadar büyükmüş ev. Zamanla küçüldü. Birkaç taş parçası kaldı ondan geriye çocukken üzerlerine bitkileri yığıp abimle bakkalcılık oynadığımız.

Yürümeye devam ettim. Her biri kutu kadar olan üç katlı bir binanın önüne geldim. Çocukluğumun beni beklediği yerdi burası. Dedem çay zamanlarında kullanmamız için inşa etmiş. O yüzden böyle ufak, derdi babam. Sağlam olmadığını düşünürdü aynı sebepten ötürü. Annem yağmur yağdığında evi toprak yutacak korkusuyla şehirdeki eve inmek isterdi. Sahi, dedem bir apartman dikmişti oraya çocukları yaşayacak diye. Biri hiç yerleşmeden İstanbul’a gitti. Diğeri birkaç ay kalabildi. İş bulma sıkıntısı baş gösterince tası tarağı toplayıp taşı toprağı altın dedikleri şehre yerleşti abisi gibi. Dedemin hayal ettiği bu değildi belki de. Fakat oldu işte. Bense çay mevsiminde gittiğimiz memleketimizden dönerken sevdiklerimden bir kısmını geride bırakmanın verdiği burukluğu yaşadım bir süre. Birkaç yıl var ki ona da alıştım. Bir keresinde çok kızmıştım “ Sen artık İstanbullu oldun. On küsür senedir orada yaşıyorsun “ diyen arkadaşıma. Ne var ki şimdi İstanbul memleketimden daha çok benim oldu.

...

23 Şubat 2013 Cumartesi

O zaman ne diyoruz? Üçü birarada mı?

Normalde her kitaba ayrı başlık ayırırdım fakat okuduğum son üç kitabı tek çatı altında toplamayı yeğledim bu kez. Açıkta kalan, üzülen, kırılan olmasın. Hiç yazmama ihtimalim de vardı, sıkça başvurduğum bir tembelliktir, ama kıyamadım sözün özü. Başlayalım mı?


David Herbert Lawrence'ın okuduğum üçüncü eseri oldu Gökkuşağı. Bir aile soyağacının farklı kuşaklardaki bireylerini; özellikle baba, kız ve torun biçiminde ilerleyen üç kişiyi yaşamları dahilinde inceleme fırsatı sunuluyor okuyucuya. Karakterlerin din, eğitim, savaş, evlilik, aşk vb. konulardaki düşüncelerine ve bunları pratiğe dökme biçimlerine şahit oluyor kitap kurtları.

Evvelce belirtmiştim. İngiliz klasiklerine beğeniyle yaklaşma eğilimim var. Önden başlıyorlar maratona. Gökkuşağı'nın üzerine de keyif alacağım beklentisiyle eğildim. Nihayetinde beklentim gerçeğe dönüştü. Yazarın şimdiye dek okuduğum en iyi kitabı budur diyebilirim rahatlıkla. Dedim bile. Eğer siz de klasik eserlerle ilgileniyorsanız okunacaklar listenize değil de mutlaka okunacaklar listenize eklemenizi tavsiye ederim.

Sizi bilmem ama klasik kitaplar benim zihnimi yoruyor. Öyle hop diye bir iki günde bitirilecek eserler değil. Kalınlığı serçe parmağını geçmiyorsa iş değişir tabii. Neyse. Demek istediğim sık sık durup üzerinde düşündürüyor insanı yazılanlar vasıtasıyla okuma sürecinde. Hal böyle olunca Gökkuşağı'nın ardından su gibi akıp gidecek bir şey arıyordum ve buldum: Asla Arkana Bakma



Tess Gerritsen ismini sıkça duymuş fakat kitaplarından hiçbirini okumamışgiller familyasından yeni ayrıldım. Asla Arkana Bakma ile açılışı yaptım. Kitap pilot olan babasını trajik bir şekilde kaybeden(?) Willy'nin ölüm döşeğindeki annesinin son isteği karşısında direnme gücünü kendinde bulamayınca yollara düşmesiyle başlar. İstek babasının hala yaşıyor olma ihtimaline karşı onu aramasıdır. Velhasıl, karakter kendini Amerika'dan Vietnam'a uzanan bir maceranın içerisinde bulur. 

Kitap bağrıma basma isteği uyandırmamasına rağmen bende çabuk bitti. Yazı boyutunun büyük olmasından mı diyeyim, rahat okunmasından mı diyeyim, bilemedim ama üç günde hatmettim üç yüz küsür sayfayı. Ana değil de ara roman tadındaydı. Zihnimi epey rahatlattı. 

Yazar hakkında kesin bir yargıya varmadım henüz. En azından iki kitabını daha okumam gerektiğini düşünüyorum netliğe yakın bir görüşe sahip olabilmek için. Bekleyip görelim. 


Paul Auster ile tanış sayılırız. Kış Günlüğü okuduğum dördüncü kitabı zira. Otobiyografi tadında bir eser. Yazar kimi zaman yakın geçmişe kimi zaman çocukluğuna kimi zaman ise gençliğine yolculuk yaparak hatırladıklarını Kış Günlüğü yoluyla okuyucuya aktarmış. Normalde yazarların hayatları hakkında araştırma yapma konusunda tembel olanlar için altın değeri taşıyor haliyle. 

Yakın geçmişten kopup gelen yazarların eserlerini okuma konusunda eli sıkı olan ben söz konusu Paul Auster olunca parmaklarımı olabildiğince hareketlendirerek kitapların çevresine sarıyorum. Doygunluk hissi veriyor yazdıklarıyla. Haruki Murakami'den sonra en çok tercih ettiğim günümüz yazarı olacakmış gibi görünüyor ama dur bakalım.

Bitti.

25 Aralık 2012 Salı

Yalçın Tosun - Peruk Gibi Hüzünlü



" Birden çocukken en sevdiği rengin sarı olduğu aklına geldi. Bu hatırlayış şaşırttı onu. Nasıl da değişiyordu insan zamanla. Uzun zamandır kendini solgun gösterdiğini düşündüğü sarıdan hiç hoşlanmıyor ve bu rengi üzerinde taşımak istemiyordu. Çocukken böyle şeyler düşünmüyordu insan ne de olsa. Güdüleri ve beğenileri üçüncü kişilerin gözüyle kirletilmiş olmuyordu henüz. Mutluluğun aranan bir şey haline henüz dönüşmediği zamanlardı onlar.

Edebi alanda eğilimim yüzde doksan roman yönünde olsa da Yalçın Tosun gibi yazarlar bana öyküyü roman kadar sevdirebilir diye düşünüyorum Peruk Gibi Hüzünlü'yü bitirdikten sonra. Kitabın 58. Sait Faik Hikâye Armağanı'na layık görülmüş olmasına şaşmamak gerek. Yazarın gözlem gücünden ve ruh tahlili yapmadaki başarısından kendime de ısmarlamak istiyorum.  

Öykülerdeki karakterlerin sıradanlıklarının arkasına sakladıkları düşünceler oldukça çarpıcı ve etkileyiciydi. Gönül isterdi ki daha çok alıntı yapıp sizleri kitaba iyice bağlayayım fakat beğendiğim yerleri çizmek gibi bir huyum olmadığından - olmasın da zaten - veya zihnime kanca geçiren cümleleri deftere aktarmadığımdan - bak işte bunu yapsam süper olurdu - maalesef bu kadarla yetinmeniz gerekecek. Okursanız iş değişir. Size bağlı. 

Sevgiler.

22 Aralık 2012 Cumartesi

Kadir Aydemir - Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı



Kapak fotoğrafını görünce aklıma geldi de bu kitabı okurken hiç çay içmedim fakat bu yazıyı yazarken yanımda bir kupa dolusu çay olması iyi oldu bence. Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı'nı Kitap Delisi Gizem 'in yazısı var diye aldığımı şuracıkta itiraf edeyim de üzerimde kalmasın yükü. Bilmeden de olsa vesile olmuşken ismini anmamak olmaz hem. 

" Hangimiz normaliz, hangimiz tuhaf? Neye göre, kime göre? " diye yola çıkmış Kadir Aydemir ve yüzlerce insanın alışkanlık, takıntı vb. sözcüklerle ifade ettikleri şeyleri Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı adı altında yine sahiplerinin cümleleriyle toplamış. Böylelikle ortaya keyifle okuyabileceğimiz bir eser çıkmış. Sayfalar arasında gezinirken bende de var böyle bir özellik dedirtecek bir yazı bulamayınca sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim. Meğer tuhaf alışkanlık adaşı arıyormuşum kendime de haberim yokmuş. Şaka bir yana, kitapta isimleri geçen insanların yazdıklarını okumak yeterli oldu eğlenmem için. Belirtmeden geçmeyeyim. Son sayfalarda dünyaca ünlü isimlerin takıntılarına sözcüklerle şahitlik etmek ayrı bir güzeldi. Siz de boş vaktinizden bir parçayı bu kitaba ayırıp keyiflendirebilirsiniz. Benden söylemesi.

Sevgiler.

13 Aralık 2012 Perşembe

Julie Otsuka - Tavan Arasındaki Buda



Kitabevine yaptığım turlar esnasında raflardan birinde rastlamıştım Tavan Arasındaki Buda'ya. Ne yazar ne de eser hakkında en ufak bilgi kırıntısına dahi sahip olmamama rağmen kanım kaynamıştı kitaba. Neden acaba? ( Ayrıntılı bilgi için bkz. çekikgöz sempatizanı ) Arka kapak yazısını okuyunca ilginç bir kurgu ile karşı karşıya olduğuma kanaat getirip almaya karar vermiştim. Bilmem kaçıncı İstanbul kitap fuarı esnasında edindim. Aldıklarım arasında ilk okuduğum kitap Tavan Arasındaki Buda oldu nitekim. Kütüphanemdeki nadide eserler kategorisine yerleştirdim bitirdikten sonra.

Julie Otsuka ile birbirimize yabancıydık. Bir bakıma halen öyle sayılırız. Yazarın kendisi hakkında miniminnacık bilgim var çünkü. Üslubuna daha önce hiç rastlamadım. Rastladıysam bile hatırlamıyorum. Birinci çoğul şahısla anlatmış yaşananları ki epey ilginç buldum ben çoğunluğu işaret ettiği için. Kitabın bir başkahramanı yok. Birden çok başkahramanı var. Aslında her ismi geçen ya da geçmeyen aynı derecede yer bulmuş Tavan Arasındaki Buda'da. Velhasılıkelam, arada sivrilen birilerinin olmaması ile epey farklı bir tarzla başbaşa bırakmış oldu benim gibi okuyucuları Julie Otsuka. Okuduğum kimi tanıtım yazılarında bu durumu beğenmeyenlerin yanı sıra yine bu yüzden kitabı yarıda bırakmak gibi bir gaflete düşenlerin varolduğunu öğrendim. Onlar adına üzülmekten kendimi alamadım.

Tavan Arasındaki Buda'nın işlediği konuya gelecek olursak ( Bu yazı biraz tuhaf bir sıra mı izledi acaba? ) şöyle diyebiliriz: Sadece fotoğraflarını gördükleri kocaları ile buluşmak için Japonya'dan daha önce hiç ayak basmadıkları, kültürünü bilmedikleri Amerika topraklarına göç eden Japon gelinlerin hikayesini anlatıyor kitap. İlkin gerçekle alakası olmayan bir durum sanmıştım ama hakikiymiş ki bu eserin trajik havasına epey katkıda bulunuyor. Julie Otsuka, kadınların hayatlarından yola çıkarak kendi kültürüne tamamiyle yabancı bir ülkede  " vatandaş " olarak yer edinme çabası içerisinde olan insanların durumunu etkileyici bir biçimde dile getirmiş. Olayların tarihi kısmını, gerçeklik boyutunu bilmiyorum ama bir şekilde yaşananlarla bağlantılı olduğunu varsayarsak yazık olmuş diyorum. Sözlerime böylelikle son verirken sizlere de bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

Sevgiler.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Debbie Macomber - Küçük Mucizeler Dükkanı


Kitabı bitireli dört gün oldu. Biraz daha beklersem yazmadan geçeceğim ama bir iki kelime edeyim istiyorum hakkında. Ve nihayetinde buradayım. 

Küçük Mucizeler Dükkanı'na başlamadan evvel endişeliydim. Son dönemlerde okuduğum kitapların yaydığı frekansla uyuşmadığını tahmin ediyordum. Dahası o frekanstan çıkıp başka bir frekans alanına girebileceğimden emin değildim. Velhasılıkelam, kitabın hakkını verebileceğimin garantisini veremiyordum kendime. Gelin görün ki iki gün içerisinde tükettim ve çok iyi geldi zihnime. Bir önceki kitap tanıtımında yazdığım beyin göçmesinden sonra yapılabilecek en doğru seçimlerden biriydi bu kitap. Kendimi tebrik ediyorum.

Debbie Macomber edebiyatın sanatlı üslubu ile pek alakadar olmuyor galiba yazarken. Bu yüzden olsa gerek kitap çok rahat okunuyor. Gürültünün maksimum seviyede olduğu bir yerde bile okuduğunuzu anlamanız mümkün. Paragraf başına düşen felsefik cümle sayısı da beyni zorlamayacak sayıda olduğu için alın size bir rahat okuma nedeni daha. Yazar gündelik hayatın içerisinden dört karakter almış, onları yan karakterlerle beslemiş ve dört farklı sorun ile birbirlerine bağlamış. Böylelikle ortaya tatlı bir eser çıkmış. Kendinizden birşeyler bulabilirseniz daha anlamlı olacaktır ama ben kitaptaki sorunların kimsenin başına gelmemesini diliyorum her şeye rağmen.


Sevgilerle...

10 Temmuz 2012 Salı

Edgar Allan Poe - Bütün Öyküleri II


Hava sıcaklığının insanı bunaltacak derecelerde gezindiği şu günlerde Edgar Allan Poe öykülerini seçtim okumak için. Amacım fokurdayan bedenime herhangi bir ekleme yapmak değildi. Nihayetinde yaptığım şey beynimi de fokurdatmak oldu. Bir aralık öykülerdeki her cümleyi sindirebilmek için harcadığım enerji yüzünden yumuşayan beynim akışkan hale geçip burnumdan akıp gidecekti neredeyse. O derece. 

Edgar Allan Poe öyküleri ile ilk defa karşılaşmıyorum. Blog geçmişime göz atarsanız Dost Kitabevi Yayınları tarafından yayımlanan üç ciltlik öykü serisinin ilkini okumuş olduğumu görürsünüz. " Şimdi kim uğraşacak o yazıyı bulmakla? " cümlesine yakın birşey geçiyorsa başınızın üzerindeki düşünce baloncuğundan yazının başlığından yararlanın: Bütün Öyküleri II. Var mı acaba sırasıyla okumayıp kafasına göre bir cilt seçen ya da öyküleri karışık olarak okuyan? Merak ettim birdenbire. Neyse. Dediğim gibi bu ilk seferim değil Edgar Allan Poe topraklarına yaptığım. Değil ama ilk bozguna uğrayışım bu ciltle birlikte gerçekleşti. Yanlış anlaşılmasın. Öykülerin eski tadı yok demiyorum. Aksine, öyküler o kadar ayrıntı ile doluydu ki beynim laçka oldu diyorum. 


Bir insanın beyni nasıl laçkaya döner sorusunun cevabı yukarıdaki fotoğrafta saklı. Sayfanın üst kısmında belirgin bir boşluk var. Gördünüz mü? Heh, işte onun üstünde kalan kısım öyküye, altında kalan kısım ise dipnotlara ayrılmış desem? Şimdi pörtleyen gözlerinizi yerlerine sokun ve okumaya devam edin.

Bu ciltte ele alınan öyküler üç başlık adında toplanmış: Edebi Taşlamalar, Mizah ve Yergi Öyküleri, Fantezi ve Uçuş Öyküleri. Üçüncü kategori yanlış anlaşılmaya sebebiyet verebilir. O yüzden hemencecik yazayım: Sandığınız gibi değil arkadaşlar. Ruh göçü, hipnoz, balonla seyahat vb. konuları içeren öyküler. Sormadınız ama en sevdiğim üç öyküyü de yazıvereyim: Doktor Katran ile Profesör Tüy'ün Sistemi, Gözlük, Küçük Fransız Neden Eli Askıda Dolaşıyor. Aranızda okuyanlar varsa seçimlerimin nedenini anlayacaktır. Okumayanlar ise, üzgünüm, ekrana boş boş bakacaklar. Tercih sebeplerimi sıralamak gibi birşey yapmayacağım. Okumadan bilemezsiniz diyorum tüm gıcıklığımla. Yalnız böyle sıcaklarda okumak riskli. An geldi, cidden beynim patlayacak sandım. Uyarması benden, uyması ya da beni etkilemez diyerekten uymaması sizden. 

Edgar Allan Poe'nun en sevdiğim yönü kelime oyunlarına sıkça başvurması desem... Çevirmen Hasan Fehmi Nemli başka birçok şeye dikkat çektiği gibi söz oyunlarına dair bilgi de veriyor gerektiğinde. Yeri gelmişken kendisine teşekkürlerden bir demet sunuyorum. Yetmez diyor ve kitaba katkısının büyüklüğüne şapka çıkarıyorum.

Yazımı bir Edgar Allan Poe bilmecesi ile sonlandırsam mı? " Eveeeeet! " diyenler için: Yazarın öykülerinden birinde Hollanda kasabası olarak işaretlediği Vondervotteimittiss size ne çağrıştırıyor? 

17 Haziran 2012 Pazar

Dan Brown - Dijital Kale


Bir aya yakın bir ayrılığın ardından yine bir kitap yazısı ile yeniden birlikteyiz sayın okuyucu. Söze başlamadan evvel bu zorunlu ayrılığın sebebini kitap okumayışımda aramamanızı tavsiye edeyim de ben yanlış anlaşılmaya meydan vermeyeyim. 

Haftalar süren yorgunluğuma taze taze virgül koymuşken ( noktalandırmak için bitkin halimin tamamen silinmesini bekliyorum ) Dijital Kale hakkında birkaç satır yazıvereyim dedim. Malum, hafızam epey zayıf. Bundan birkaç gün sonra bırakın karakterlerin isimlerini, kitaba dair birçok şeyi unutabilirim. Bir dakika! Kitabın adı neydi?! Tamam tamam, berbat bir espriydi. Hatta esprimsiydi. İyisi mi ben bir sonraki paragrafta geleyim sadede.

Yeni bir başlangıç, yeni bir yazar: Dan Brown. Anımsıyorum da Ankara'da okurken ne vakit D&R'a gitsem bakışlarım yazarın eserlerinden birinde kilitlenir kalırdı. Çok değil birkaç dakika sonra ise arka kapakta yazan fiyatın üzerinde sabitlenirdi. Bu yüzdendir her daim kitaplığıma eli boş dönüşüm Dan Brown'dan yana. Yıllar sonra Dijital Kale isimli eseri ile hızlı bir giriş yaptı yazar minik kütüphaneme. Minik bir ayrıntı: Tüm hakkı kardeşimde saklıdır. Diğer bir deyişle kitabı alan ben değilim. 

Dijital Kale, Dan Brown'ın yazdığı ilk kitap imiş. Ben demiyorum, Vikipedi diyor. Birçok okuyucu ise romanın yazarın diğer kitaplarından önce okunmasını tavsiye ediyor. Zira sonraları okuyan için oldukça basit kaçıyormuş. Zevk alınamıyormuş. İlkokul seviyesinde şeklinde yorum yapanına bile denk geldim yani o derece. Onca yorumdan sonra kendimi şanslılar kategorisine koymama ses çıkarmazsınız herhalde. Gelelim konusuna: NSA adlı ulusal güvenlik örgütünün " Dünyanın bütün şifrelerini getirin bana. Çözemezsem adam değilim " tavrı sergileyen cihazı TRANSLTR gün gelir de bir dosya yüzünden depresyona girerse ne olur? Altından ne gibi bir kurgu fırlar? Bu ikisinin cevabını benden alamayacağınız aşikâr. Siz bir de Dijital Kale'yi deneyin. Belki o yanıtlar.  

Romanın ana karakterleri Susan Fletcher ve David Becker. Yardımcı oyuncular Trevor Strathmore ve Ensei Tankado. Merkezde ise bir çeşit yüzük var. Maceranın en büyüğünü David yaşıyor yalnız. Kendi dünyasında yaşayan biri iken üzerine yüklenen bir görev sayesinde İspanya'nın altını üstüne getiriyor. Macera üstüne macera yaşıyor. Sevgilisi Susan ise bu durumdan rahatsız, NSA'da tırnaklarını yiyor. Okuyucu da hop oturup hop kalkıyor sayfalar ilerledikçe. Bir nevi Yüzüklerin Efendisi durumu sizin anlayacağınız. Ah Frodo ah! Çok andım seni. 

Vay arkadaş! Benim radarlar iyiden iyiye coşmuş da haberim yokmuş. Kendi seçimim olmayan bir kitaptan bile Japonya fışkırıyor. Kim derdi ki haiku* fırlayacak Dijital Kale'nin içerisinden? Kim derdi ki Japonlar fışkıracak? Biri demiş olsaydı çoktan almıştım kitabı ya neyse. Böylesi daha iyi oldu hem. Sürpriz yumurta etkisi yaptı üzerimde.

Birbirinden bağımsız paragrafların ardından toparlama sürecine gidiyoruz. Velhasılıkelam, ben bu kitabı beğendim. Eğer şifreleme teknikleri ile alakadar iseniz siz de beğenirsiniz. Değilseniz yine beğenirsiniz. Beğenmezseniz siz bilirsiniz. Bana gelmeyin de...

*haiku: Geleneksel Japon şiiri. 

26 Şubat 2012 Pazar

Feridun Zaimoğlu - Aşk Yanığı

2010 TÜYAP İstanbul kitap fuarında almışım bu kitabı. Okumak bugünlere kısmetmiş. Yazın bir ara ilk birkaç sayfasını okumuş lakin frekanslarımızın henüz uyuşmadığına karar verip bırakmıştım. İyi ki öyle yapmışım. O vakitler devam etseydim büyük ihtimalle direkt olarak yazarın emeğine, dolaylı olarak esere yazık etmiş olacaktım. 

Kitap satın alırken yüzde doksan hislerime göre hareket ediyorum çünkü hiçbir şey bilmeden rafların arasında gezinirken aldığım keyfi tavsiye yoluyla direkt bir kitaba yöneldiğimde yaşayamıyorum. Bu yüzden ne Feridun Zaimoğlu hakkında bilgim vardı ne de Aşk Yanığı'nı bana tavsiye eden biri oldu dediğimde şaşırmayın. Şanslıyım ki bugüne kadar ilgi sınırlarımın dışında kalan kitaplarla pek karşılaşmadım. 

Aşk Yanığı, otobüs yolculuğu esnasında ciddi bir kazaya maruz kalan bir adamdan yola çıkarak ismiyle orantılı bir rota çiziyor. Adam geçirdiği kaza sonrasında cadde üzerinde ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide dururken kendisine yabancı bir el uzanıyor. Bir yandan adamın sorularına cevap verirken diğer yandan ufak tefek yardımlarda bulunuyor. Yapabilecekleri sonlanınca gerisini olay yerine varan sağlık görevlilerine bırakıp aceleyle oradan uzaklaşıyor. Adamın aklında ise kadının parmağına taktığı yüzük ve kullandığı arabanın plakası kalıyor; bir de yere düşürdüğü tokası. O andan itibaren kadın adamda takıntı halini alıyor. Ne yapıp edip onu bulması gerektiğine inanan adam iyileşir iyileşmez yola düşüyor. Önce kadının araba plakasından yola çıkarak Nienburg'a sonra onun peşinden giderek - dikkatinizi çekerim takip ederek değil zira karakterimiz her fırsatta dile getiriyor bu ayrımı - önce Prag, ardından Viyana'ya yolu düşüyor. En son gittiği yeri ise kendi ağzından dinleyelim: " Sonra karlı, soğuk bir rüzgarda... gidecektim. "

Bu kitap size ne kazandırır? İşte bu sorunun asıl cevabını tabii ki kitabı okuduktan sonra alırsınız ama en azından şunu söyleyebilirim: Almayı bilen için şüphesiz birçok şey. Aşk temasını her daim canlı tutarken yazar dalları uzatıp farklı şehirlerin dününü, bugününü okuyucuya aktarmayı ihmal etmiyor. Hem tarihi bir kaynak hem de bir gezi rehberi niteliği taşıyor yani elinizdeki eser. Felsefi yanı da var ki bazı cümleler üzerinde saatlerce oyalanmak mümkün. Maalesef ben henüz derinliğini yakalayamamış biri olduğum için o kadarına zihnimi açamadım. 

Not: Fotoğraf sizi yanıltmasın. Kitabın kapağı kalp baskılı değil. Bilakis, gördüğünüz minik şekiller kitabı kapladığım jelatinden kaynaklıdır. Malum kitaplarım benim için çok değerliler. Bu yüzden aklıma estikçe toza karşı kendilerini korumak adına kaplarım. Ve, hayır, ben deli değilim. 


23 Aralık 2011 Cuma

Kazuo Ishiguro - Beni Asla Bırakma



" Yine mi Japonya?! "  dediğinizi duyar gibiyim ama duymamazlıktan geliyorum, haberiniz olsun. Lakabımın - bilmeyenler için bir kere daha: çekikgöz sempatizanı - hakkını vermem lazım değil mi? Hem ne demişler? Mevzu edebiyat ise çerçeveyi geniş tutmakta yarar var. Şimdi uydurdum bunu da. Nasıl olmuş?

Bir bahar akşamı rastladım Kazuo Ishiguro'ya demek isterdim fakat onun yerine elimde şu var: Bir sonbahar öğlesi rastladım Kazuo Ishiguro'nun Beni Asla Bırakma isimli eserine. Alıp almamak konusunda tereddüte düştüm ilkin. Evet, ben de söz konusu Japon edebiyatı olunca ikileme düşeceğimi düşünmemiştim hiç ama oldu işte. Sıkı durun. Şimdi sebebini açıklayacağım. Açıklıyorum, açıkla... Ön kapakta kullanılan fotoğraftan ve arka kapakta yazılanlardan korktuğum için! Neymiş efendim? Hailsham öğrencileri karanlık ormandan korkarlarmış da evlerine hiç gitmezlermiş de önceki yaşamlarını hatırlamazlarmış da dış dünyayla bağlantıları yokmuş da falan filan. " Buyur buradan yak " dedim kendi kendime yazılanları okurken,  " korku&gerilim filmi gibi birşeye dönüşür bu kitap bendeki hayal gücüyle " . Yine de kendime rağmen, kendimi düşünerek aldım kitabı. Yazarın isminin çekim gücüne kapıldım da diyebiliriz bu duruma sanırım. 

Kazuo Ishiguro ilk ciyaklamasını 1954 senesinde Japonya'dan göndermiş uzaya. Babasının işleri yüzünden beş yaşında İngiltere'ye yerleşip eğitimini burada sürdürmüş. Beni Asla Bırakma isimli eseri yayımlandığı sene Time dergisi tarafından o yıl yazılan en iyi yüz romandan biri seçilmiş, Alex Ödülü'nü almış ve National Book Critics Circle Ödülü'ne aday olmuş. Halen daha karısı ve kızı ile Londra'da yaşamaktaymış. Tüm bu bilgiler için Yapı Kredi Yayınları'na teşekkür ettikten sonra yola tek başıma devam edebilirim. 

Beni Asla Bırakma konusu itibariyle bana epey ilginç gelen bir roman. Hailsham adı verilen yatılı okuldaki öğrencilerden yola çıkarak organ bağışına odaklanıyor. Uzunca bir süre çözemedim meselenin ne olduğunu çünkü öğrenciler birtakım gerçeklerle yüzleşmek istemedikleri için Hailsham'daki yaşamlarını sorgulamıyorlar. Bir nevi sürü psikolojisi mevcut. Sürüden ayrılanı kurt falan kapmıyor ama bizzat arkadaşları ve eğitmenleri kınadığı için varlıklarının amacını sorgulamayı başaranlar da hemencecik siniyorlar gördükleri tepkiden ötürü. Hal böyle olunca ben de kitabın yazılış gayesini sorguladım bir süre. Sonra ok yaydan bir çıktı tam çıktı! Devamını getirmek için yanıp tutuşuyorum ama spoiler dediğimiz sinir bozucu şeye gireceği için yapamıyorum. İyisi mi siz alıp okuyun kitabı. 

Kazuo Ishiguro'nun Japonya doğumlu olduğunu yazmıştım lakin gelin görün ki romanın hiçbir yerinde Uzak Doğu havası esmiyor. Buna karakterlerin isimleri de dahil. Seçtiği konu ve oluşturduğu kurgu açısından bakıldığında tecrübeli okurlar tarafından - kendime pay çıkarmıyorum he ona göre - anlaşılabilir yine de köklerinin Uzak Doğu'ya dayandığı. Tek hayal kırıklığım bu yönde oldu. Niyeyse kodlamışım kendimi her Japon yazarın eserinde Japon kültüründen esintiler olmalı şeklinde. Haliyle romanı okurken bi " N'oluyoruz? " durumuna geçtim. Yine de kıymetli bir eserdir. Kazuo Ishiguro'nun kıymetli zamanından ayırarak yazdığı başka romanlarına talibim. Ha, bir de Yapı Kredi Yayınları ciğerimi biliyormuş gibi iki kitap aralığı koymuş romanın içerisine. Şaşırdım ve sevindim. Tesadüf tabii ama bana denk gelmesi pek manidar oldu. İnkar edecek değilim.

Sevgiler...

11 Kasım 2011 Cuma

Binbir Gece Masalları Cilt 1/1


Geçen yıl Kasım ayında İstanbul kitap fuarında Binbir Gece Masalları serisinin dördüncü cildinin birinci kısmını aldım. Buraya kadar tuhaf bir durum yok. Eğer ben ciltler arasında aldığım ilk kitabın o olduğunu söylersem ortaya absürt bir durum çıkar. Çıktı da nitekim! Böyle birşey yaptım. Yaptım ama bir sorun ki niye yaptım? Birinci cildini bulamayınca kapak rengi en çok hoşuma gideni aldım ben de. Yapıyorum arada böyle şeyler. Asıl düşüncem ise şuydu: " Ben şimdi bu kitabın diğer ciltlerinden birini alırsam ilkine el koyma durumum hızlanmış olur. Öteki türlü benim listede buna sıra gelene kadar... " 

Bazıları ciltlerin herhangi birinden başlayabilir okumaya Binbir Gece Masalları'nı ya da okuduğu kitabı belli bir sıraya göre takip etmeyip canı istediği şekilde bir okuma düzeni oluşturabilir söz konusu eser masallardan oluştuğu için. Ama ben bu içiçe geçmiş masallardan mürekkep çerçeve tekniğini enteresan ve oldukça eğlenceli bulduğum için sırayı bozmak istemedim. Bu yüzden kitap fuarında dördüncü cilde el atışımın ardından internet üzerinden verdiğim ilk siparişte Binbir Gece Masalları'nın ilk cildinin birinci kısmını listeme ekledim. 


Geride el atmam gereken bir sürü cilt varken pek birşey yazamayacağım eser hakkında. Yetişkinlere masallar diyebilirim ancak ki bunun böyle olduğunu bilmeyen yoktur diye düşünüyorum. Bir de şu çerçeve tekniği yüzünden sıkıntı yaşayabilir benim gibi kitabın yarısını okuduktan sonra ara veren insanlar. Tekrardan elime aldığımda kimin nasıl biri olduğunu ve ne tecrübe atlattığını hatırlayamadığım için zorluk çekmiştim de az biraz. Ha! Az kalsın unutuyordum. Bayanlar! Sinirlenebilirsiniz ara ara kitabı okurken. Benden söylemesi. 

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Reşat Nuri Güntekin - Damga

Kitabın bendeki baskısında farklı bir kapak tasarımı mevcut ama fotoğrafını çekip yüklemeye üşendiğim için bulduğumu koydum buraya. Bunu niçin belirtme gereği duyduğumu bilmiyorum ya neyse. Biz işimize bakalım.

Hafızam beni yanıltmıyorsa eğer, Reşat Nuri Güntekin'in okuduğum dördüncü romanı oldu Damga. Aylardır yazarın üslubundan uzak kaldığımdan mı yoksa sade ve sadece öyle olduğundan mı bilmem, pek bir tatlı geldi bu kitabı okuma işi. Eser ise konusu bakımından hiç tatlı değil. Hatta acı bir durum söz konusu.

Roman İffet karakterinin aşka bakış açısı ile yakından alakalı. Aşkı insanın sevdiği uğruna kendini feda etmesini gerektiren bir hissiyat olarak görüyor kahramanımız. Bir gün bu düşünceye dayanarak bir fedakarlık yapıyor. Bu hareketi kendisine ömür boyu taşıyacağı bir hırsızlık damgası getiriyor beraberinde. Reşat Nuri Güntekin, romanın büyük bir bölümünde İffet'in damgalı haldeki yaşamını ve bu yaşama göre şekillenen ruh halini aktarıyor okuyucuya. Sonunda ise İffet'in sevdiği kadının böyle bir fedakarlığı yapmaya değip değmediğini gözler önüne sererek esere nokta koyuyor.

Bitirdiğim zaman okumayı yazarın eseri devam ettirmek niyetinde olduğunu lakin bir sebepten ötürü yazma işine nokta koyduğunu düşündüm. Rahatlıkla devam ettirilebilirmiş aslında ama Reşat Nuri Güntekin öylesini uygun görmüşse yapacak birşey yok.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Bir Japan*ın Anatomisi

Detaylarda gizli özelliklerin keşfi için yolculuğa çıkmadan önce üstünkörü bir bakış atınca uzun ince bir siluet görürsünüz karşınızda. Dünya üzerinde yaşayan milyonlarca insandan pek bir farkı yok diye düşünürsünüz en başta. Adımlarınızı sıklaştırıp kendisine yaklaştıkça anlarsınız ne denli yanıldığınızı.


İlk önce Uzakdoğu’nun esintilerini taşıyan bir çift çekikgöz çeker dikkatinizi. Gözbebeklerinin koyu karanlığı korkutsa da içinizi, derinliklerinde sakladıkları hazineleri keşfetmek için dayanılmaz bir arzuyla sarsılır ruhunuz. Bu güzelliği saydamlaştıran gözlük camlarını kırıp atmak için ani bir istek duyarsınız. Hemen ardından vazgeçersiniz bu düşüncenizden. Çünkü onlar karşınızdaki insanın zeki olduğunu dünyaya duyuran göstergelerdir aslında. Biraz daha dikkatli bakarsanız eğer; çocukluğun masumiyetini, gençliğin muzipliğini ve hassas bir ruhun varlığını görürsünüz gözbebeği denilen siyah noktalarda. Bakışlarınızı bu dipsiz kuyulardan yukarı çevirdiğinizde bir çift kaş karşılar sizi. Biraz inatçılık gizlidir belli belirsiz kıvrımlarında. Kıvrımları belirsizleştiren düz çizgiler, istikrarlı bir kişilikle karşı karşıya olduğunuzu anlatır size. Daha yukarılara diktikçe gözlerinizi, dar bir alın karşılar sizi. Henüz belirginleşmeye başlamamıştır üzerinde endişe çizgileri. Alnın bitiminde titizlikle şekillendirilmiş koyu renkli saçlar gösterir kendisini. Karşınızdaki kişinin de titiz biri olduğunu vurgulamak ister gibi özenle sıralanmıştır her bir saç teli. Yüzüne tam oturan ölçüde bir burun çeker dikkatinizi sonra. Ne eksiktir ne fazla, tam kararında. Mütevaziliğin, alçakgönüllülüğün simgesi adeta. Görenlerin içini ısıtan utangaç bir tebessümün izleri saklıdır ince dudaklarının kıvrımlarında. Kahkaha atmaktan hoşlananlara özgü çizgiler belirir gülerken yanaklarında. Bakışlarınızı aşağılara doğru kaydırdığınızda bir tutam sakal farkedersiniz, gizlenmiştir çenenin altında. Okuduğunuz yüzün sonuna geldiğinizi haber veren bir noktadır o aslında. 

Gövdeye geldiğinde sıra görme duyusundan farklı olarak başka duyular da girer araya. Önce boyun civarından yayılan hoş bir losyon kokusu çarpar suratınıza. Ciğerlerinize doğru yola çıkınca tatlı bir sarhoşluk, hafif bir baş dönmesi yaşatır size. Sert kemikli omuzlara takılır bakışlarınız sonra. Başınızı yaslamak için rahatsız bir mekan olarak düşünürsünüz orayı ilk başta. Tecrübe edince anlarsınız ki karşınızdaki omuzlar size güvenli bir sığınak sunan insanın en özel hediyelerinden biridir aslında. Düzenli nefes alışverişlerle inip kalkan göğüs kafesinin koruduğu bir varlığın atışlarını duyar gibi olursunuz bir an. “Kalbim ellerim kadar küçük değil” sözünde tanımlanan kalp bu kişiye ait olsa gerek diye düşünürsünüz ardından. Beden ve ruhun ortak paydada buluştuğu yer olan o yürekte, nokta boyutunda bir parçanın size ayrılmış olduğunu anımsayınca keder kaplar içinizi önce, biraz da kıskançlık. Zamanla alışırsınız bu duruma. Anlarsınız ki başka türlüsü mümkün değil. Zira yapısı gereği kendisine sevgiyle gelenleri eli boş göndermesi olanaksız bir yürek duruyordur karşınızda. Bir de içeri sızma girişiminde bulunmaya cesaret edemediğiniz, kapısı sıkı sıkı kapalı kocaman bir bölmenin olduğunu düşünecek olursanız... 

Mucizevi organdan ayırdığınızda düşüncelerinizi, kollarının uzunluğu çekecektir dikkatinizi. Yüreğine sokmak ister gibi içten sarıp sarmaladığında sizi, anlarsınız uzunluğun nedenini. Sıra kolların üzerindeki damarlara geldi. Ruhun kuytularındaki asabiyetin gizli varlığını deşifre etmek istercesine vurgularlar gerginliklerini, gösterirler kendilerini. Ellere odaklandığınızda küt tırnaklı parmaklar ilginizi çeker önce. Kendince kaygıları olan bir ruhun izlerini bulursunuz orantısız parmak uçlarında. İri parmakların tuttuğunu koparan bir bünyeyi ifade ettiğini anlarsınız hemen sonra. Uzun bacaklar ve onları tamamlayan ayaklar yer almakta en sonda. Karşınızdaki insanın başkalarının karşısında belini bükmek için değil, dik durmak için yaratılmış olduğuna kanaat getiresiniz diye anında. 

Şeker gibi bir insan duruyordur karşınızda bütünüyle, bir sevimlilik abidesi. Her insan bir kitaptır, okumasını bilmeli...