Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2012 Perşembe

コクリコ坂から ( From Up On Poppy Hill )


Henüz dumanı tüterken üzerimde hemencecik buraya aktarayım kafamdakileri diyerekten damdan düşer gibi başlıyorum From Up On Poppy Hill ile ilgili yazıma. Film Japonya damgalı, spesifik olmak gerekirse anime film sevenlerin çizgilerini yakından tanıdığı Stüdyo Ghibli elinden çıkma bir yapım. 2011 yılında gösterime girmiş. Okuduğum bir blog yazısında denk geldim ben. Çoğu zaman hafıza zayıflığının inceliklerini en iyi biçimde gösteren beynimin geçmişe dair kayıtları sakladığı odasında From Up On Poppy Hill'in güzelce muhafaza edilmiş olması gözlerimi yaşartan bir durum. Belirtmeden geçmeyeyim dedim. 


Efenim, anime filmimiz Gorō Miyazaki tarafından yönetilmiş. Senaristler arasında kim var bilin bakalım? Evet! Ta kendisi. Hayao Miyazaki. Bu iki isim ve daha nicelerinin katkılarıyla bir buçuk saatlik keyifli bir zaman dilimi yaşadım. Bana eşlik eden kardeşim fantastik öğelerle beslenmemiş olduğu için biraz hayal kırıklığı yaşadı ama filmi izlerken bir Spirited Away, ne bileyim bir Howl's Moving Castle yerine yana yakıla Whisper of the Heart'ı anımsamamı sağlamaya çalışması da ortama ironik bir hava katmadı değil hani. 


From Up On Poppy Hill, 1960lı yılların Japonyasında geçen ve Umi adındaki bir kızın Kore savaşı esnasında gemi kaptanlığı yapan ve kendisinden o dönemden beri haber alınamayan babasına duyduğu özlemi baz alarak çizilmiş bir portre. Her sabah yaşadığı yerin bahçesindeki direğe bayrak çekerek gemilere işaret gönderiyor babasının geri döneceği günü umut ederek. Kendisi bulunduğu noktadan göremese de aslında kıyıdan geçen gemilerden birinden mesajlarına cevap geliyor her gün. Tesadüfe bakınız ki bu yanıtların sahibi olan Shun adındaki genç Umi ile aynı okuldadır. Okul kulüp binasının yıkılmasını protesto eden kampanyanın başını çekenlerden biridir. Nitekim Umi ile yüzyüze gelmeleri de bununla bağlantılı bir olay sayesinde gerçekleşir. Tahmin edilebileceği gibi bir zaman sonra aralarında bir bağ doğar. Bu bağ onları aileleri vasıtasıyla geçmişin bilinmeyen yönlerine çeker. Falan filan. Biraz daha yazarsam seyretmenize gerek kalmayacak yapımı. En iyisi bu kadarla kalayım.


Seyirciye bugüne kadar izlediklerinden çok farklı birşey vaadetmemesine rağmen From Up On Poppy Hill izlenmesi gereken anime filmleri listenizde yer almalı diyorum ben. Sıcacık bir hikayesi olmasının yanında üzerinde düşünülesi birtakım fikirler öne sürmesiyle de ilgimi çekti benim. Bir de film esnasında çalan şarkılardan birine gereğinden fazla takılmış olma durumum var ki hala huzursuz etmekte devam ediyor beni. İlk defa duymadığımdan adım gibi eminim çünkü melodiyi yüzde seksen civarında anımsar halde buldum kendimi. Bulamadığım şey ise evvelce nerede duymuş olduğum. Deli olacağım. Bununla birlikte bir şarkı var ki From Up On Poppy Hill'i seyreden herkesin beğenisini toplamıştır. Şuracıkta paylaşayım da kulak verin siz de. Pişman olmayacağınızın garantisini verebilirim.


Filmin ana müziğini de paylaştığıma göre sözlerimi noktalayayım artık. İzleyici adaylarına şimdiden keyifli seyirler dilerim. 

Dipnot: Ben aksini belirtene kadar fotoğrafların ikinci bir şahsa ait olduğunu unutmayalım.

26 Kasım 2012 Pazartesi

Adını fiyasko koydum. Nam-ı diğer Silent Hill: Revelation (2012)

photo credits: imdb.com

Haftalarca Silent Hill: Revelation filmine gideceğimi, bunu istediğim için değil de korku filmi izlerken yusuf yusuf olmanın dibine vurma özelliğimin üzerine gitmek maksadıyla gerçekleştireceğimi dile getirdim. Bir iki gün önce filmde rol alanlardan birinin Kit Harington olduğunu öğrenip " Teselli niyetine artık... " şeklinde bir yorumda bile bulundum. Gelin görün ki film öyle birşey çıktı ki aynı günün gecesi gördüğüm rüya bile daha korkunçtu diyebiliyorum rahatlıkla. Rüya mı dedim? Doğrusu kabus olacak. Bunda ana karakterlerden birinin ben oluşumun da payı var tabii ama seyredebilseniz bana hak verirdiniz bence. Siren sesinden tutun da yüzü gözü tuhaf varlıklara kadar her şey takdire şayandı. O değil de kapalı mekan diye tek odalı bir eve girmeseydim iyiydi. Neyse ki sonrasını görmedim çünkü uyandım. Öyle tırsmıştım ki tam o anda " Yok arkadaş! Ben şimdiden böyleysem film esnasında ve sonrasında kimbilir ne hale gelirim " diye düşünerek o günün planını bozar gibi oldum. Fakat güne uyandığımda havanın aydınlık olmasından cesaret alarak yola koyuldum.

Diğer şehirleri bilmem ama İstanbul'da gösterildiği yerler epey azaldı Silent Hill: Revelation'ın. Filmi seyrettiğim sinema salonunda da yirmi kişi ya var ya yoktu. İlk dakikalarda film gözüme zorlu göründü. Kendimi ikinci yarı başlamadan çıkmaya hazırlamıştım. O derece. Gelin görün ki ilk yarı beklediğim kadar gerilim ve korku dolu değildi. İkinci yarı öyle olmalıydı çünkü meselenin özüne inmiştik. Fakat olmadı. Hiç ürkmedim demiyorum. Tuhaf sesler eşliğinde ansızın ekranda beliriveren karakterler bende birtakım tepkilere yol açtı ama o kadar. Gözüm alışınca umursamamaya başladım. Velhasılıkelam, Silent Hill: Revelation benim gözümde tam bir fiyaskoydu.

 photo credits: imdb.com

Filmin ilk yarısı Silent Hill dışında geçti ki 94 dakikalık bir yapım için bu kadarı fazlaydı. He, süre daha uzun tutulsaydı absürt kaçmayabilirdi lakin öyle olmadığı için ikinci yarının vurucu etkisi yarı yarıya azaldı. İşler aceleye getirildi. Senaryo inandırıcılığını büyük ölçüde yitirdi. Aynı sebepten ötürü Kit Harington'ın canlandırdığı Vincent karakteri tarafımca gereksiz bulundu. Olmasa da olurmuş dedirtti. Şunu da not düşeyim: Bu çocuk " Sakalsız çıkmam abi " desin kendisine gelen teklifleri değerlendirirken. Neyse. Nerede kalmıştık? Heh! Önemli noktalar arkalarından kovalayan varmış gibi ötelenince Silent Hill: Revelation çok kan kaybı yaşadı. Yaratıklar desen ?!?!?!?! Bense (o.O) 21. yy. dayız. Elimizdeki teknolojiyi sonuna kadar kullanalım. İnsan biraz daha inandırıcılık bekliyor azizim. Yaratık demeye dilim varmıyor o tiplere. Bilmem anlatabiliyor muyum? Her şey bir yana Silent Hill'i Silent Hill yapan siren seslerinin ortalıkta toplasan üç defa çınlamaması bende bir tür boşluk duygusuna sebep oldu. İlk filmi izlerken lanet okuyordum. Meğer farkında olmadan alışmışım da arar olmuşum. Velhasılıkelam, ilk filmin gölgesinde kaldı Revelation. Durum budur. 

23 Ekim 2012 Salı

Nagai Sanpo ( 2006 )


Bir film seyrettim ve hayatım değişti demeyeceğim ama içim ısındı, yüreğim duyguyla dolup taştı, ruhum dalgalandı durdu vb. cümleler kurabilirim her an. Hazırlıklı olun. Dün bir film izledim. Orijinal adı Nagai Sanpo ama isteyen İngilizce olarak A Long Walk'u kullanabilir dost meclisinde filmle ilgili görüşlerini paylaşırken. Burası dost meclisi değil diye Nagai Sanpo olarak attığım düşünülmesin başlığı. Orijinal ismini yeğlemek kişisel tercihimdir. İkinci ya da üçüncü şahıslardan çok bizzat Japonca ile ilgilidir. Ne diyorum ben?! 

Nagai Sanpo, 2006 yılı Japonya çıkışlı dram ağırlıklı bir film. Tavsiye üzerine izlemem gereken bir yapım olmasına rağmen elime düştüğü için seyretmiş olmam arkadaşlarıma teessüf etme hakkı verir mi bilmiyorum fakat bi teessüf etme isteği var içimde. İnkar etmenin lüzumu yok şimdi. Neyse. Ortalığı daha fazla sulandırmadan konuya gireyim. Efenim, Nagai Sanpo emekli müdür Matsutaro Yasuda'nın aydınlanma sürecini anlatıyor dersem özetlemiş olurum sanıyorum üstünkörü de olsa. Eşinin ölümü ile birlikte Japonya'nın ücra bir köşesinde yeni bir hayat kurmaya karar veren amcamız/dedemiz - tam emin olamıyorum nasıl hitap etmem gerektiği konusunda ya idare ediverin artık - yerleştiği dairenin bitişiğinde yaşayan beş yaşında bir kız çocuğu ile tanışır. Sachi adındaki bu küçük kız babasının yıllar evvel terk ettiği evde annesi ve onun erkek arkadaşı ile birlikte yaşamaktadır. Yaşamaya çalışmaktadır desem daha doğru aslında çünkü küçük yaşta kötü muameleye maruz kalanlardan biri. Matsutaro Yasuda bu muamelelerden birkaçına şahit oluyor ve bir süre sonra dayanamayıp Sachi'ye " Hiç masmavi bir gökyüzü gördün mü? Yükseklerde beyaz bir kuşun uçtuğu ve bulutların toz pembe renginde olduğu bir gökyüzü gördün mü hiç? " diye soruyor ve ekliyor: " Benimle oraya yürümek ister misin? " Ve böylelikle uzun yürüyüş başlamış oluyor. Bu yürüyüş Matsutaro Yasuda için aynı zamanda geçmiş günahlarından arınmak anlamına geliyor. Bir nevi hac diyebilir miyiz? Diyebiliriz. Sachi içinse evinin oradan görülen, fabrikadan yükselen siyah dumanlarla karışık gri bir gökyüzünden daha güzel bir gökyüzü manasına geliyor. Tabii ki daha fazlası var işin içinde ama ben anlatmayı burada sonlandırayım. Öteki türlü kendimi tutamayıp destan döşeyebilirim çünkü film üzerine söylenecek çok şey var.

Nagai Sanpo iki saatten biraz daha uzun bir yapım olmasına rağmen nasıl da çabuk bitiverdi. Diyalogların azınlıkta durağanlığın yüksek seviyede olduğu bir filmken hem de. Yönetmen Eiji Okuda aynı zamanda senaristlerden biri olmakla yetinmeyip filmde dedektif rolünde karşımıza çıkmış. Az buz bir rol de değil he! Biri daha vardı böyle yönettiği yapımlarda rol alan ama bir türlü hatırlayamıyorum kim olduğunu. Aklınıza bir isim gelirse yorum kısmına bırakıverin lütfen. Senaryo iyi, güzel, hoş da Matsutaro Yasuda'nın geçmişine az biraz daha eğilselermiş iyi olurmuş diye düşünmedim desem yalan olur. Ailesine karşı fazlasıyla otoriter bir tavır takındığını ve hayatı onlara zindan ettiğini gerek ipuçlarından gerek geçmişe dönüşlerden anladım fakat biraz havada kaldı yine de. Sachi'nin yaşam öyküsü ise, aksine, yeterince açıktı. Filme ortadan dalıp gözlerimi şenlendiren Matsuda Shota'ya selamlar. Hana Yori Dango'yu izleyenler bilirler ki F4 üyelerinden biriydi. Lüzumsuz yorum: Bu filmde çok daha iyi görünüyordu. Oyunculuğu da öyle. Velhasılıkelam, insan ruhuna selam çakan değil de oturup onunla sohbet eden bir film Nagai Sanpo. İzleyelim, izletelim. 

That's all folks! 

15 Mayıs 2012 Salı

Misler gibi bir günün ilk durağı: The Avengers

photo credit: https://twitter.com/#!/2PMagreement211

Dün kardeşimle birlikte başımızı kültür&sanat aktivitelerine gömmek niyetiyle yola çıktık. İlk durağımız the Avengers filmini seyredebileceğimiz genişçe bir sinema salonu oldu. Yazmadan geçemeyeceğim: Günün ilk ve tek hayal kırıklığını bilet alırken yaşadım. Benim sinema izlediğim mekan bellidir, hatta koltuk sıra ve numarası da bellidir. Uzun tecrübeler sonunda kendime bir yer belirlemişim, kimse kapmasın diyerek o günün en erken seansına bilet almaya gitmişim; gelin görün ki benden önce kapılmış! Bunu öğrenince yüzüm bi süzüldü, sesim bi ağlamaklı moda geçti, salona girince gözlerim suçlunun üzerinde şöyle bi gezindi diyeceğim de o kadar da değil artık. 

The Avengers sayesinde Iron Man haricinde uzaktan yakından alakamın olmadığı karakterlerle tanıştım. Arkamda oturan ve sinema aşkı ( dikkat: ironi var ) yüzünden eli ayağı titreyen gencin koltuğuma geçirdiği darbeler yüzünden " Ya sabır! " çektiğim anları saymazsak keyifli ve bol kahkahalı bir zaman dilimi geçirdim. Genç demişken, kendisini kötü karakter rolüne yerleştirdiğim bir hayal kurup az biraz rahatlamadım desem yalan olur. Misal, şimdi ben gözlerinden her türlü özel ışını saçabilen - başka özellikler de yükleyebilirdim ama kısıtlı zamanda ancak bu kadar çıktı - bir süper kahramanmışım. Heyecandan (!) koltuğumu tekmeleyen gence üç hak vermişim. Dördüncüde çevik bir hareketle geriye dönüp karizmatik bir şekilde 3D gözlüklerimi çıkarıp sert bakışlar ve türlü mimikler eşliğinde rahatsızlığımı sözsüz dile getirmişim. Anlamıyormuş gibi tavır alınca basmışım ışını. Ortadan ikiye ayırıvermişim kendisini. Sonra da bacaklarımı yandaki boş koltuğa uzatıp keyifle filmi izlemeye devam etmişim. 

The Avengers dünyanın hakimi olmaya çalışan Loki ve ona destek olan uzaylı Chitaru topluluğuna karşı zafer kazanmak için sıradan insan gücünün yetmeyeceğinin farkına varılmasıyla ortaya çıkarılan süper yeteneklerden oluşan bir ekibin kapışmasını anlatıyor. Bize de koltuklara yayılıp izlemek kalıyor. Eğer Marvel ürünü süper kahramanlardan bihaber iseniz the Avengers filminin sunduğu fırsatı değerlendirin bence. Ben bile şu halde ikinci defa seyretmeyi düşünüyorum. Bir yandan da bu aralar başka filmlerde de gözüm olduğundan kendimi frenlemeye çalışıyorum. İki arada kalmış olsam da hoşluktayım düşlerimle* diyesim geldi bak şimdi. 

Iron Man ne zaman ağzını açsa güldüm desem abartmış herhalde. Yalnız şu da var ki enlerin eni olan sahne Hulk'un Loki'yi sadece çizgi filmlerde görebileceğimiz bir şekilde döşemenin sağına soluna şimşek hızıyla savurmasıydı. Hemen ardından Loki'nin ağzından fırlayan inleme sesleri ise krema tadındaydı. Daha fazlası için bkz. the Avengers

Velhasılıkelam, karın yaylarımı bir gevşettim tam gevşettim bu film sayesinde. Uzun zamandır sinema salonunu kahkahalarla çınlatan bir film seyretmemiştim. İyi geldi. Hah, az kalsın unutuyordum. Yazı için kullandığım afiş de ayrı bir kahkaha sebebi. Görüldüğü üzre karakterlerin suratları 2PM üyeleri ve bağlı bulundukları şirketin başkanı Park Jin Young ile değiştirilmiş. Ben grubun maknaesi Chansung sayesinde keşfettim. Başkalarıyla da paylaşayım dedim. Nasıl? İyi etmiş miyim?

Arkası yarın, yarın olmazsa sonraki gün, o da olmazsa bir sonraki gün... diye uzar gider bu liste. Ana mesaj alınmıştır sanırım. Hadi ben kaçtım. 

* Yoksa siz hala Maskott grubunun en sevdiğim şarkısı olan Melekler Şehri'ni dinlemediniz mi? 

7 Mart 2012 Çarşamba

Bir aşk şarkısının sözlerinden ilham alınarak ortaya konulan film: Hanamizuki

  

photo credit: en.wikipedia.org

Hanazakari no Kimitachi - doğru yazıp yazmadığımı kontrol etmeye üşeniyorum, eğer yanlışsa kusura bakmayın - dizisinde Nakatsu olarak tanıdığım; Japonca 可愛い ( kawaii ) olarak tanımlayabileceğim, yanına karizmatik ve kendine has bir çekiciliği olan insan evladı tabirini ekleyebileceğim bir oyuncunun bilmeden yönlendirmesiyle Hanamizuki adlı filmi izledim dün. Giriş cümlesini uzun bulup okumaya üşenenler için şöyle özetleyeyim durumu: Toma Ikuta oynuyor dediler, geldik; üstelik birlikte geçirdiğimiz iki saat süresince kendisinden memnun kaldık.

photo credit: www.dramacrazy.net

Hanamizuki Tokyo'nun prestijli üniversitelerinden birine girmek için çok çalışan, bu sözümden anlaşılacağı üzere büyük hayallere sahip bir kız olan Sae Hirasawa ile balıkçılık alanında eğitim veren bir liseye giden, gayesi baba mesleği balıkçılığı devam ettirip büyütmek olan Kouhei Kiuchi arasındaki aşk ilişkisini işleyen 2010 yılı Japon yapımı bir romantik&dram filmi. İkili Sae henüz sınavlara çalışma aşamasındayken tanışıp yakınlaşıyorlar. Kızımız Waseda üniversitesine girmeye hak kazanıp Tokyo'ya yerleştiğinde ise ilişkilerinin başına uzun mesafeli tabiri getiriliyor. Aralarındaki aşk gerçek hayatta eşine nadiren rastlanabilecek kuvvette - en azından benim için öyle - olmasına rağmen gün geliyor ayrılmak durumunda kalıyorlar. Sae sevdiğini arkasında bırakmasına rağmen aşkını valizine atmayı ihmal etmeyerek hayalinin peşinden yurtdışına gidiyor. Sevdiğinin hayallerini gerçekleştireceği yolda geçit vermez bir duvar olmak istemeyen Kouhei ise memleketinde kalarak balıkçılık yapmaya devam ediyor. İkilinin yeniden biraraya gelip gelmeyeceğini öğrenebilmek için iki saat süresince kimi zaman ümitle kimi zaman karamsarlıkla seyrediyor filmi insan. 

photo credit: movie.kapook.com

Başrol oyuncularının arasındaki uyum görülmeye değer doğrusu. Yui Aragaki'yi daha evvel herhangi bir yapımda gördüğümü hatırlamıyorum. Umarım bir başka Hyun Bin vakası* değildir. Neyse. Diyeceğim şu ki Sae rolü için başarılı bir seçim olmuş. Söz konusu Tomo-san olunca tarafsız davranabilmem çok zor ama kendisine Hanazakari no Kimitachi döneminde mimik kralı lakabını vermekle ne kadar doğru bir şey yaptığımı bir kere daha bana göstermiş oldu Kouhei aracılığıyla diyebilirim değil mi? Dedim bile. 

photo credit: www.dramacrazy.net

Böyle çiçek açan ağaçların yanına beyaza boyanmış sıra koyarsanız bozuşuruz. Benimki de can nihayetinde. Şimdi orada olmak vardı. Bir yerlerden Kouhei çıksa daha güzel olabilirdi hatta. Öhöm! Yazmak istediğim şey bu değildi. Ne ara kopardım yine kayışı? Neyse. Görmüş olduğunuz ağaç babasından Sae'ye anlamlı bir hediye. Kızımız hayalinin peşinden koştuktan on yıl sonra ne yapmak istediğini bu ağacın çiçekleri sayesinde anlayacak. O zamana kadar izleyicinin de göbeği çatlayacak. Haber vermesi benden. Eh, seyretmesi de sizden olsun artık. 

* Hyun Bin vakası: ( Filmle alakasız olarak ) Kendisini ilk defa Secret Garden dizisi ile tanıdığımı sanarken daha öncesinde rol aldığı filmlerden birini izlemiş olduğumu eylemi gerçekleştiren birinci tekil şahıs olmama rağmen bilmiyordum. Gerçek ortaya çok geç çıktı. Hala şaşırıyorum kendime bu denli unutkanlık nasıl yapabildim diye.