Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2014 Pazartesi

Emitt 2014'ten izlenimler vol. 2


Japonya varlığını fuardan esirgeyince bize uğrayacak yer kalmadı desem yeridir. Güney Kore'ye öncelik tanıyalım dedik, standa doğru seğirttik. Programlarının, dizilerinin, müziğinin suyunu çıkardığın ülkenin insanı ile iki kelam et, değil mi? Nerede? Hadi çekindik demeyelim de broşürlerle haşır neşir olmayı yeğledik diyelim. Görevlilerden biri kendiliğinden merhabalaştı bizimle. Hem de Türkçe!.. Belli ki soru bekliyordu, bizi aydınlatmaya istekliydi; Büşra ve ben kanlı canlı insan yerine kağıtlarla ilgilenmekte direndik. Hazır birini bulmuşken "Kim Hyun Joong gerçek mi?" diye sorsaydım keşke. İnanmakta güçlük çektiğim anlar oluyor da... Öhöm! Hanbok ( Geleneksel Kore kıyafeti ) giymiş ahjumma aradık fotoğraf çektirmek için fakat yoktu kendisi o esnada. O esnada diyorum çünkü ben tükenmek bilmeyen kına kuyruğundayken rüzgâr gibi geçti yanımızdan. Bundan güç alıp ikinci defa standa uğradığımızda bilin bakalım ne oldu? "Vermeyince Mabud neylesin Sultan Mahmut" oldu.


Bu fuara gitmemin üç temel sebebi var: Uzakdoğu ülkelerinin nimetlerini tanıtan broşürlere sahip olmak, kına yaktırmak, Osmaniye yerfıstığı şekerlemesi almak. İlkini aşağı yukarı gerçekleştirdikten sonra Yemen standını aradı gözlerim. Bir süre ikinci salonda depar attık Büşra ile. "Seni buldum, arıyordum" diye şakıyacakken bir de ne göreyim? Hiç. Kocaman bir hiç. Gördüğüm şey buydu, evet. Geçen yıl elime kına yakan abla - tanış sayılırız diye bu samimiyet - standda yoktu. Bitişikte Mısırlı bir hanım elinde hazır bulunan desenlerin üzerinden fırça ile geçmek suretiyle pratik kına hizmeti görüyordu. Kuyrukta on civarında insan vardı. Velhasılıkelam, şartlar benim için uygundu. Beş dakika içerisinde üstteki fotoğrafta gördüğünüz şeye kavuştum desem de inanmayın. Eli yavaş, çenesi hızlı çalışan birine çatmışım da haberim yokmuş. Bana sıra gelesiye Yemen tarafında bir hareketlenme oldu. Önümde epi topu iki kişi kalmışken farkına vardım durumun. Büşra'nın gözünün yaşına bakmadan öte tarafa seğirttim. Yarım saatin sonunda yeniden kuyruğun sonundaki insan olmuştum. Açlık demedim, ayakta fazlaca hareketsiz durmanın sebep olduğu ağrı demedim; isteğimi gerçekleştirdim. Değdi bence. Olan Büşra'ya oldu. Fuar alanında depar attı birkaç defa ancak döndüğünde beni yerimden pek kıpırdamamış halde buldu her seferinde. Üzüldüm bak şimdi. 


Anne ben ünlü oldum. Elime kına yaktıralı bir dakika olmadan kuyrukta bekleyen gençlerden biri fotoğrafını çekmek istedi desenin, aynısından yaptırmak gayesiyle. Onu geride bıraktım derken bir başkası nerede yaptırdığımı sordu. Bir anne küçük kızına göstermemi istedi. Biri elimdekinin dövme olup olmadığını sordu. Hiçbir şey sormayan biri yanımdan geçerken "Kızın elindekine bak. Ne güzel." dedi. Büşra'ya bir süreliğine veda etmek kaçınılmaz olmuştu artık. Övgülerle göğe yükselmiştim çünkü. Desem de inanmayın. Şaka bir yana, elime gösterilen ilgiye ilk dakikalarda sevinsem de Çorum leblebisi almak için sıraya girdiğimde omzumun üzerinden uzanan bir baş gördükten sonra işin rengi değişti. Tedirgin edici bir boyuta ulaştı vaziyet. 

Leblebi dedim de aklıma hikaye edilecek başka bir şey geldi. Sıcacık, tazecik Çorum leblebisi yemek için kuyruğa girmiştik. Sıranın bize gelmesine yakın belediye başkanı olduğunu düşündüğümüz biri geldi peşinde minik gazeteci ordusu ile. Leblebileri kendi elleriyle servis etmeye başladı kuyrukta bekleyenlere. Büşra tüm karizması ile "Ben böyle yapmacık bir karede yer almak istemiyorum." dercesine terk etti mekanı. Ben ise leblebi ile Bay Başkan, kameralar, fotoğraf makineleri arasında tercih yapmakta tereddüt ediyordum. Nihayetinde kuyruktan eli boş ayrıldım. Büşra'nın aksine çekingenliğime yenik düştüm. 

Gerisi teferruat deyip kapatayım mevzuyu. Böyle giderse bitiremeyeceğim ya o bakımdan diyorum. Güya yazmayı dahi düşünmüyordum. Hâle bak. Özetle, bu yıl turizm fuarında en renkli kareler ülkemizdeki şehirlerin standlarında yaşandı. Yabancı ülkelerin olduğu kısım geçen yıllara göre epey sönüktü ya da güneş ülkesi Japonya yerinde olmadığından bana öyle geldi. Seneye kimonolu bayanları, yukatalı beyleri görebileceğimiz bir fuar olsun. 

Sevgiler.

9 Şubat 2014 Pazar

Emitt 2014'ten izlenimler vol. 1

Doğu Akdeniz Uluslararası Turizm ve Seyahat Fuarı'na gideli bir hafta olmuş. Etkinliğe dair izlenimlerimi yazmanın vakti geldi de geçiyor. Aslında böyle bir yazı yayımlamayı düşünmüyordum. Ne olduysa Büşra'nın o gün kuyrukta beklerken "Bunları blog günlüğüne yazarsın." demesiyle oldu. Bugün "İşte geldim, buradayım." diyebiliyorsam onun sayesindedir. Öylesine sarfettiği cümlenin ısrarla kulaklarımda yankılanması sebebiyledir mi demeliydim yoksa? 



Günlerden bir gün, Büşra ile buluşup İstanbul'a uzak Edirne'ye yakın diye tabir edebileceğimiz TÜYAP'ta bittik. Bittik diyorum çünkü fuar alanına adım attığımız anda manen bittik. Katılımın ücretsiz olduğu yerde bir dolu formalite olmasına yapabildiğim tek mantıklı açıklama istatistiksel... Tamamlayamayacağım ben bu cümleyi. Yazarken afakanlar bastı. Demem o ki turnikeden geçmemiz aşağı yukarı on beş dakika sürdü. Neyseki Mehter takımı girişte performans sergiliyordu da sıkılmadım fazla. İç organlarım benden çok eğlenmiş olabilir. Kalbim davulla, ciğerlerim zille, midem nakkareyle - He canlar, he! Vikipedi ile hava atmaya çalışıyorum. He! - bütünleşip harekete geldiler de o bakımdan diyorum. Velhasılıkelam, bandodakilerin her hareketi içimde patladı sevgili okuyucu. "Ciğerlerim bayram etti." sözünü bu durumda kullanmak uygun düşmez, değil mi? o.O

Hafızam beni yanıltmıyorsa evvela daha çok yabancı ülkelerin standlarının yer aldığı salonun yerleşim planına bakarken Japonya'nın yerinde olmadığı gerçeğiyle yüzleştim. Vaziyeti evdeyken öğrenmiş olsam da yola çıkarken heybeme bir parça ümit atmıştım. Farkettim ki boş yere ağırlık taşımışım. İnsan bu ya, umut etmekten geri kalmıyor; salona girip bakayım dedim. Sonrasında yaşadığım şoku nasıl anlatsam? Dünya haritasından Japonya silinmiş gibi?.. Dolabımdaki kitapların yerinde yeller esiyormuş gibi?.. O esnada çantamda bulunan, içindekilerin kuruyemiş olduğunu tahmin ettiğim(iz) pakete sarılıp ağlamak istedim. Paragrafın akışını bozan cümle yazacağım. Hazır mıyız? Geliyor: Herkesin Osaka'ya giden kuzene sahip bir arkadaşı olmalı. Büşra'ya teşekkürlerimle... 


Ne diyordum? Heh! Annemin ahı mı tuttu acaba? Evden çıkarken bana "Geç kalma kızım." dediğinde Japonlara gidiyor olduğum için dönüşümün geç olacağını söylemiştim. Cevabımı ülkenin tanıtım standının yokluğu ile almış olabilirim. Japonya'nın katılımcılar arasında olmayışına Büşra ile verdiğimiz tepkiyi görselle destekleyeyim:


Yaşadığımız hayal kırıklığı şöyle dursun, biz o dakikalarda girişten gelen müziğe kulak verelim. Verdik nitekim. Geleneksel Güney Afrika danslarından kesitler sunan bir grupla karşılaştık. Oracığa çöreklendik. Adamlar kendilerini dans hareketleriyle gayet güzel anlatmış olsalar da onların söylediklerinden "viva Mandela" ve "hakuna matata"yı anlayınca nasıl sevindim bir bilseniz. Biraz da gerildim. Neden mi? Kendilerine fazla yakındık da ondan. Grubun etrafını çeviren halkanın ikinci sırasında dururken her şey normaldi aslında. Önümde duran iki kişinin arasındaki boşluktan faydalanıp fotoğraf çekiyordum mutlu mesut. Heyhat! Kalabalıktan ayrılmaları ile kendimi ilk sırada bulunca panikledim, yavaş yavaş Büşra'nın gerisine doğru kaymaya başladım. Önce sağ kolum sıyrıldı ön saftan. Ardından bedenimin yarısını gizledim. Bir aralık açıkta kalan sol koluma birinin dayandığını hissettim. Dönüp baktım ki bir benzerim Büşra'nın habersiz yardımı ile uyguladığım taktiği üzerimde deniyor. Kahkaha atasım geldi halimize ama şartlar... Tüm bunlar ne için? Olur da Afrikalılardan biri izleyici ile karşılıklı dans etmek isterse yem olmamak için. Keyifle seyrettim performanslarını diyeyim ve gideyim ben. Siz de "N'olacak bu kızın hali?" diyebilirsiniz mesela.



Buraya bir virgül koyalım. Arkası yarın veya başka bir gün.

3 Aralık 2013 Salı

Türk'ün Sushi İle İmtihanı: Umut Verici Bir Gelişme

Ömür boyu unutamayacağım ilk sushi deneyiminden ikincisine geçmeden önce sizin için önemsiz fakat benim için affedilmesi zor bir hatayı telafi etmek istiyorum. Japon mutfağına ait şeylerden ilk tattığım sushi değil hatırladıkça ahtapot yerine sosis kullanılarak hazırlandığını umduğum takoyakidir. Laboratuvar derslerinde mıncıkladığım bir yumuşakçayı yediğimi düşünmek dahi istemiyorum. Not olarak düşeyim bunu da. 


Aşağı yukarı iki hafta önce kardeşimle kendimizi internette sushi/nigiri/sashimi çeşitlemelerini incelerken bulduk. O önceki tecrübesine dayanarak seviyeyi nigiriye yükseltme zamanının geldiğine kanaat getirmişken ben burnumu sürüyerek içine sebze veya meyve eklenmiş sushiye indirdim çıtayı. Tipik abla karizmasının yerle bir olduğu anlardan birini yaşadık velhasıl. Son kararı verdikten sonra planımızı bir aile büyüğüne açayım da haberi olsun dedim. İlk deneyimimde saklanacak köşe ararken bu sefer davullu zurnalı duyuru yapacak kadar rahat olmamın sebebi annemin şehir dışında olmasıydı. Oradan bakıldığında tarihi ayarlarken bu durumu göz önünde tutmuşum gibi durmuyor değil mi? Öhöm! Sushi deneyeceğim bir restorana gideceğimi söylediğim kişi babam olunca herhangi bir söz düellosuna maruz kalmadan işin içinden sıyrıldım. He! Aynı gün anneme müjdeli(!) haberi vermedi mi? Verdi. Hakkını yemeyeyim, memleketten döndüğü güne/düne kadar sessizliğini korudu annem. Fakat aldığı haberin yansıması bugün akşam yemeği sofrasına düştü. Şöyle ki:

Annem: ( Onaylamayan bakışlarla bakar ) Çiğ balık yemişsiniz geçen.
Ben: ( Gözlerini tabağındaki tavuğa öyle sabitler ki aşık olmuş sanırsınız ) Ee... Evet. Yedik.
Kardeşim: İnanmayacaksın ama lezzetliydi anne.
Annem: Öyle mi? Bundan sonra tavuğu da çiğ yersiniz. Pişirip zahmet etmeyeyim boşuna.
Ben: ?!?!

Kaderden kaçılmıyor vesselam başlıklı konuşmayı okudunuz. Neyse. Konumuza dönelim biz. Günlerden bir gün kardeşimle kendimizi geçen seferki restorana attık. Mide civarında bir yerlerde varlığını hissettiğim endişelerimle birlikte masamıza kurulduk. Bu arada benden yana çıkabilecek arızaları minimuma indirmek için restoranın en ücra köşesini tercih ettiğimizi söylememe gerek var mı? Menüler geldi. Kardeşim aslanlar gibi " Ben nigiri seti istiyorum " dedi. Ben ise oturduğum yerde büzülerek tereddütlü bir dille verdim siparişimi: Menüdeki adıyla avocado sake roll


Siparişler geldiğinde kendi tabağımdan önce kardeşiminkine takıldı gözlerim. Ohannesburger tepkisi verdim. Balık bu. Fotoğraflarda durduğu gibi durmuyor tabakta doğal olarak. Nitekim nigiri setindeki parçalar iriydi. Hatta bana sorarsanız devasa boyutlardaydı. Bunun o anki ruh halimle alakalı olup olmadığını sonra sorgulayacağım. Benim siparişim nahifti gayet. Bir parça meyveyi balığa katık etmişler. Ortaya yandan avokado yemiş somon balıklı sushi çıkmış. Yoksa siz sushi ismindeki sakeyi bildiğimiz Japon içkisi mi sandınız? İşin o kısmı biraz tuhaf hakikaten. Sirke yerine sake ile harmanlanmış pirinç taneleri olabilirdi yediklerim. Hayal gücü işte. N'aparsın? 


Bir süre sushilerle aşk yaşadım ben. Onlar beni süzdü ben de onları. Baktım bakışmayla bir yere varmayacak bu iş elimdeki çubuklarla - Japonlar hashi derler - kıskıvrak yakaladım önümdekilerden bir tanesini. Besmele ve いただきます eşliğinde ağzıma götürürken dönüşü olmayan bir yola girdiğimin ayırdındaydım. Ya midemin olacaktı sushi ya da önümdeki tabağın, ya vezir edecekti beni ya da rezil. Ve beklenen an geldi. Kardeşim karşımda oturmuş suratımda oynaşan her bir kası incelerken zafer gülüşünü çakacağım anın beklentisi içinde ağzımdakileri çiğneme işlevini görüyordum ben. Nihayetinde hayalimdeki çiğ balık lezzetine kavuştum. Mutluydum. Bedenen hiç kıpırdamamış olsam da ruhen masanın üzerine fırlayıp ellerimi havaya kaldırmış zafer işareti yapıyordum sushiyi yuttuktan sonra. Wasabiyi lokma aralarında bünyeye almayı yeğledim. Peşinden papilla ferman dinlemiyor, bu wasabi çok acı diye şarkı söyledim. Önceki deneyimden sonra çekimser yaklaştığım zencefil turşusundan eser miktarda tatmadan edemedim. Şeytan tüyü var keratada. Sonrasında yandım Allah yandım, yandırma beni diye çığırdım tabii. Japon çayını içince unuttum gitti.


Kardeşim kırk yıllık Japon gibiydi. Miniminnacık yayvan tabağına soya sosu dökerek içerisine macun kıvamındaki wasabiyi yedirdi. Nigirileri karışıma bandırarak sindirime hazır hale getirdi. Dediğine göre yosunla kaplanmış sushi yemektense nigiri yemek daha iyiymiş. Lezzetini direkt alıyormuş insan. Ümitlendirdi beni. Bir dahaki seferim nigiri üzerine olabilir. Sonra gelsin sashimi derken gurme olup çıkarmışım :P


25 Kasım 2013 Pazartesi

Türk'ün Sushi İle İmtihanı:Zorlu Bir Başlangıç

Henüz Japon kültürü ile haşır neşir olmadığım yıllarda çiğ balık etinin lezzetli olabileceğine inanıyordum. Tek dayanak noktam canlı/sağlıklı görüntüsüydü üstelik. Yıllar geçti ve ben beynime Japonya seferleri düzenlemeye başladım. Bununla birlikte leziz çiğ balık inancımı teoriden pratiğe taşıma cesaretini kendimde bulamadım. Kafamda deli sorular vardı. Kendi kültürünün yemeklerine mesafeli duracak kadar seçici olup yıllarca bu konudaki mızmızlıkları ile annesine zor anlar yaşatan biri Japon yemek kültürünü niye beğensindi? Laz böreğine, termona hatta hamsi tavaya yüz vermeyen velhasılıkelamsever insan sushiyi yemeye niçin niyetlensindi? Ah bu önyargılar! Ah bu Japonların gözü önünde yediğim şeyi sindiremeyip sevimsiz bir görünüm olarak tabağa geri boşaltırsam ayıp olurlar! Ah bu " Hamsi tava sevmeyen Karadenizli mi olurmuş? " diye köklerimi irdeleyen insanlar! Sonuncusu olmadı ama idare ediverin artık. Aklınızdan geçmiştir diye sitem edeyim dedim peşin peşin. Neyse. Öyle böyle derken birkaç ay önce bana sonrasında deli cesareti olarak tanımladığım bir hal geldi. Uzakdoğu mutfağından örnekler sunan en yakın restorana kapağı attım. Orada bir şey yediğim sanılmasın. Siparişi paketletir paketletmez eve yollandım sürpriz yaşayacaksam gözlerden ırak olayım hesabı. Bu sürprizi evde de yaşama ihtimalim mevcuttu aslında ki ismi annem olur. Ayrıntılı bilgi için bkz. bir önceki blog gönderim. Yol boyu n'apsam da annemin gözünden uzak tutup gerçekleştirsem ilk sushi deneyimimi diye kara kara düşünürken çıkış kapısı kendiliğinden açılmasın mı? Evde değildi o esnada. Öyle sevindim ki anlatamam. Odaya kapanıp gizli gizli yemeyi bile aklımdan geçirdiğim bir vaziyetteydim çünkü. Yazarken utandım bildiğin. Unutun çabuk, unutun.



Balık ne kadar iriyse sushinin lezzeti de o kadar iyi oluyor-muş. Aralarında doğru orantılı bir bağ var-mış. Bu yüzdendir ki tercih ettiğim ilk sushi menüdeki eski adıyla toro roll, bugünlerdeki adıyla maguro roll, dilimize vuracak olursak yağlı ton balıklı sushi olarak geçiyor. Tattığım ilk Japon mutfağı ürününün fotoğrafını şuracıkta paylaşmak isterdim fakat yüklediğim yerde bulamadığım için kendisini işin kolayına kaçıyorum. Tabağı saymazsak her şey aynıydı zaten. Gelelim fasülyenin faydalarına. Geçmiş inancımdan gelen komik bir özgüvenle yeni başlayanlar için sushi tavsiyelerini gözardı ederek, biraz da sebzelisini yiyince sushi yemiş olduklarını mı sanıyor bu insanlar ya düşüncesine dayanarak körlemesine daldım ben olaya. İyi mi ettim? Hayır. Hayır. On kere, yüz kere, bin kere hayır. İlk anda beni dumura uğratan pirinçteki keskin sirke tadı olmasına rağmen çiğ balık ile yüz göz olan papillalarımla bambaşka bir boyuta taşındı mevzu. Ağzıma alışımın üzerinden henüz birkaç saniye geçmişti ki... Devamını siz getirin. Ben ileri sarayım. Olayın şokunu üzerimden attıktan sonra ama benim bunu beğenmem lazımdı, hayalimde öyleydi, bu ilişki başlamadan bitemez, n'ayır, kabul etmiyorum vb. düşüncelerle tekrar uzattım çubukları tabağa. Soya sosuna bandırdım bu kez sushiyi. Hiç ümitlenmeyin. Ağzımda biraz daha evirip çevirebilme kabiliyeti kazandığımla kaldım maalesef. Mideyi geçtim yutağı bile göremedi yavrucak. Ben de ziyan etmeyeyim daha fazla diyerek vazgeçtim üçüncü bir deneme yapmaktan. Öylelikle kaldım mı peki? Hayır. Merak dediğimiz ucu bucağı olmayan bir duygu ne de olsa. Hazır bulmuşken wasabiyi tadayım dedim. Normalde sıvımsı bir halde sunulur diye biliyorum ben fakat bizimki daha çok oyun hamuru(?) kıvamındaydı fotoğrafta da görüldüğü üzere. Miniminnacık, gerçekten miniminnacık bir parçayı ağzıma almamla aynı yerden ejderha misali alevler saçmam arasında bir saniyelik zaman dilimi mevcut. Acıya bağışıklık kazanmış değilim henüz. Bir tencere çorbadaki bir tutam pul biber dahi yanıyorum dememe yol açabilir. Wasabi ise benim bakış açıma göre bir paket pul bibere denk yakıcılığa sahip bir sos. Güzel tarafı ise şu: Etkisi uzun sürmüyor. Hemen bitişiğindeki zencefil turşusu ise adeta wasabi yangınının külünü yeniden yakıp geçiyor. Pardon, geçmiyor; geçmek bilmiyor. Velhasılıkelam wasabi ile boyunun ölçüsünü almayan, zencefil turşusuna lahana turşusu muamelesi yapıp koca parçayı ağzına atan insanın dramını yazdı tarih o gün. 


Anlattıklarımı özetleyen bir gif paylaşmasam olmazdı. Böyle bir anının ardından bir daha yanından geçmesem Japon mutfağının kimse şaşırmazdı muhtemelen. Fakat ben hayalimdeki tecrübeye tutunmaya devam ettim ve aylar sonra yeniden sushi yeme kararı aldım. Yaptım bunu, evet. O da bir başka yazının içeriği olsun. Sözlerime yeni başlayanlar için sushi uyarısı yaparak son vereyim: Siz siz olun - özellikle midesi hassas olanlar ve yemek seçme yarışında altın, gümüş ve bronz madalya ile ödüllendirilenlere sesleniyorum - ilk denemenizde sebze içerikli sushiye burun kıvırmayın. Olmadı çiğ deniz ürünü ile pirinç arasında başka bir malzeme olmasına dikkat edin. Ben çektim. Siz çekmeyin.

Sevgiler.

Dipnot: Fotoğraf ve gif hakları üçüncü şahıslara aittir.

29 Kasım 2012 Perşembe

コクリコ坂から ( From Up On Poppy Hill )


Henüz dumanı tüterken üzerimde hemencecik buraya aktarayım kafamdakileri diyerekten damdan düşer gibi başlıyorum From Up On Poppy Hill ile ilgili yazıma. Film Japonya damgalı, spesifik olmak gerekirse anime film sevenlerin çizgilerini yakından tanıdığı Stüdyo Ghibli elinden çıkma bir yapım. 2011 yılında gösterime girmiş. Okuduğum bir blog yazısında denk geldim ben. Çoğu zaman hafıza zayıflığının inceliklerini en iyi biçimde gösteren beynimin geçmişe dair kayıtları sakladığı odasında From Up On Poppy Hill'in güzelce muhafaza edilmiş olması gözlerimi yaşartan bir durum. Belirtmeden geçmeyeyim dedim. 


Efenim, anime filmimiz Gorō Miyazaki tarafından yönetilmiş. Senaristler arasında kim var bilin bakalım? Evet! Ta kendisi. Hayao Miyazaki. Bu iki isim ve daha nicelerinin katkılarıyla bir buçuk saatlik keyifli bir zaman dilimi yaşadım. Bana eşlik eden kardeşim fantastik öğelerle beslenmemiş olduğu için biraz hayal kırıklığı yaşadı ama filmi izlerken bir Spirited Away, ne bileyim bir Howl's Moving Castle yerine yana yakıla Whisper of the Heart'ı anımsamamı sağlamaya çalışması da ortama ironik bir hava katmadı değil hani. 


From Up On Poppy Hill, 1960lı yılların Japonyasında geçen ve Umi adındaki bir kızın Kore savaşı esnasında gemi kaptanlığı yapan ve kendisinden o dönemden beri haber alınamayan babasına duyduğu özlemi baz alarak çizilmiş bir portre. Her sabah yaşadığı yerin bahçesindeki direğe bayrak çekerek gemilere işaret gönderiyor babasının geri döneceği günü umut ederek. Kendisi bulunduğu noktadan göremese de aslında kıyıdan geçen gemilerden birinden mesajlarına cevap geliyor her gün. Tesadüfe bakınız ki bu yanıtların sahibi olan Shun adındaki genç Umi ile aynı okuldadır. Okul kulüp binasının yıkılmasını protesto eden kampanyanın başını çekenlerden biridir. Nitekim Umi ile yüzyüze gelmeleri de bununla bağlantılı bir olay sayesinde gerçekleşir. Tahmin edilebileceği gibi bir zaman sonra aralarında bir bağ doğar. Bu bağ onları aileleri vasıtasıyla geçmişin bilinmeyen yönlerine çeker. Falan filan. Biraz daha yazarsam seyretmenize gerek kalmayacak yapımı. En iyisi bu kadarla kalayım.


Seyirciye bugüne kadar izlediklerinden çok farklı birşey vaadetmemesine rağmen From Up On Poppy Hill izlenmesi gereken anime filmleri listenizde yer almalı diyorum ben. Sıcacık bir hikayesi olmasının yanında üzerinde düşünülesi birtakım fikirler öne sürmesiyle de ilgimi çekti benim. Bir de film esnasında çalan şarkılardan birine gereğinden fazla takılmış olma durumum var ki hala huzursuz etmekte devam ediyor beni. İlk defa duymadığımdan adım gibi eminim çünkü melodiyi yüzde seksen civarında anımsar halde buldum kendimi. Bulamadığım şey ise evvelce nerede duymuş olduğum. Deli olacağım. Bununla birlikte bir şarkı var ki From Up On Poppy Hill'i seyreden herkesin beğenisini toplamıştır. Şuracıkta paylaşayım da kulak verin siz de. Pişman olmayacağınızın garantisini verebilirim.


Filmin ana müziğini de paylaştığıma göre sözlerimi noktalayayım artık. İzleyici adaylarına şimdiden keyifli seyirler dilerim. 

Dipnot: Ben aksini belirtene kadar fotoğrafların ikinci bir şahsa ait olduğunu unutmayalım.

23 Ekim 2012 Salı

Nagai Sanpo ( 2006 )


Bir film seyrettim ve hayatım değişti demeyeceğim ama içim ısındı, yüreğim duyguyla dolup taştı, ruhum dalgalandı durdu vb. cümleler kurabilirim her an. Hazırlıklı olun. Dün bir film izledim. Orijinal adı Nagai Sanpo ama isteyen İngilizce olarak A Long Walk'u kullanabilir dost meclisinde filmle ilgili görüşlerini paylaşırken. Burası dost meclisi değil diye Nagai Sanpo olarak attığım düşünülmesin başlığı. Orijinal ismini yeğlemek kişisel tercihimdir. İkinci ya da üçüncü şahıslardan çok bizzat Japonca ile ilgilidir. Ne diyorum ben?! 

Nagai Sanpo, 2006 yılı Japonya çıkışlı dram ağırlıklı bir film. Tavsiye üzerine izlemem gereken bir yapım olmasına rağmen elime düştüğü için seyretmiş olmam arkadaşlarıma teessüf etme hakkı verir mi bilmiyorum fakat bi teessüf etme isteği var içimde. İnkar etmenin lüzumu yok şimdi. Neyse. Ortalığı daha fazla sulandırmadan konuya gireyim. Efenim, Nagai Sanpo emekli müdür Matsutaro Yasuda'nın aydınlanma sürecini anlatıyor dersem özetlemiş olurum sanıyorum üstünkörü de olsa. Eşinin ölümü ile birlikte Japonya'nın ücra bir köşesinde yeni bir hayat kurmaya karar veren amcamız/dedemiz - tam emin olamıyorum nasıl hitap etmem gerektiği konusunda ya idare ediverin artık - yerleştiği dairenin bitişiğinde yaşayan beş yaşında bir kız çocuğu ile tanışır. Sachi adındaki bu küçük kız babasının yıllar evvel terk ettiği evde annesi ve onun erkek arkadaşı ile birlikte yaşamaktadır. Yaşamaya çalışmaktadır desem daha doğru aslında çünkü küçük yaşta kötü muameleye maruz kalanlardan biri. Matsutaro Yasuda bu muamelelerden birkaçına şahit oluyor ve bir süre sonra dayanamayıp Sachi'ye " Hiç masmavi bir gökyüzü gördün mü? Yükseklerde beyaz bir kuşun uçtuğu ve bulutların toz pembe renginde olduğu bir gökyüzü gördün mü hiç? " diye soruyor ve ekliyor: " Benimle oraya yürümek ister misin? " Ve böylelikle uzun yürüyüş başlamış oluyor. Bu yürüyüş Matsutaro Yasuda için aynı zamanda geçmiş günahlarından arınmak anlamına geliyor. Bir nevi hac diyebilir miyiz? Diyebiliriz. Sachi içinse evinin oradan görülen, fabrikadan yükselen siyah dumanlarla karışık gri bir gökyüzünden daha güzel bir gökyüzü manasına geliyor. Tabii ki daha fazlası var işin içinde ama ben anlatmayı burada sonlandırayım. Öteki türlü kendimi tutamayıp destan döşeyebilirim çünkü film üzerine söylenecek çok şey var.

Nagai Sanpo iki saatten biraz daha uzun bir yapım olmasına rağmen nasıl da çabuk bitiverdi. Diyalogların azınlıkta durağanlığın yüksek seviyede olduğu bir filmken hem de. Yönetmen Eiji Okuda aynı zamanda senaristlerden biri olmakla yetinmeyip filmde dedektif rolünde karşımıza çıkmış. Az buz bir rol de değil he! Biri daha vardı böyle yönettiği yapımlarda rol alan ama bir türlü hatırlayamıyorum kim olduğunu. Aklınıza bir isim gelirse yorum kısmına bırakıverin lütfen. Senaryo iyi, güzel, hoş da Matsutaro Yasuda'nın geçmişine az biraz daha eğilselermiş iyi olurmuş diye düşünmedim desem yalan olur. Ailesine karşı fazlasıyla otoriter bir tavır takındığını ve hayatı onlara zindan ettiğini gerek ipuçlarından gerek geçmişe dönüşlerden anladım fakat biraz havada kaldı yine de. Sachi'nin yaşam öyküsü ise, aksine, yeterince açıktı. Filme ortadan dalıp gözlerimi şenlendiren Matsuda Shota'ya selamlar. Hana Yori Dango'yu izleyenler bilirler ki F4 üyelerinden biriydi. Lüzumsuz yorum: Bu filmde çok daha iyi görünüyordu. Oyunculuğu da öyle. Velhasılıkelam, insan ruhuna selam çakan değil de oturup onunla sohbet eden bir film Nagai Sanpo. İzleyelim, izletelim. 

That's all folks! 

7 Mart 2012 Çarşamba

Bir aşk şarkısının sözlerinden ilham alınarak ortaya konulan film: Hanamizuki

  

photo credit: en.wikipedia.org

Hanazakari no Kimitachi - doğru yazıp yazmadığımı kontrol etmeye üşeniyorum, eğer yanlışsa kusura bakmayın - dizisinde Nakatsu olarak tanıdığım; Japonca 可愛い ( kawaii ) olarak tanımlayabileceğim, yanına karizmatik ve kendine has bir çekiciliği olan insan evladı tabirini ekleyebileceğim bir oyuncunun bilmeden yönlendirmesiyle Hanamizuki adlı filmi izledim dün. Giriş cümlesini uzun bulup okumaya üşenenler için şöyle özetleyeyim durumu: Toma Ikuta oynuyor dediler, geldik; üstelik birlikte geçirdiğimiz iki saat süresince kendisinden memnun kaldık.

photo credit: www.dramacrazy.net

Hanamizuki Tokyo'nun prestijli üniversitelerinden birine girmek için çok çalışan, bu sözümden anlaşılacağı üzere büyük hayallere sahip bir kız olan Sae Hirasawa ile balıkçılık alanında eğitim veren bir liseye giden, gayesi baba mesleği balıkçılığı devam ettirip büyütmek olan Kouhei Kiuchi arasındaki aşk ilişkisini işleyen 2010 yılı Japon yapımı bir romantik&dram filmi. İkili Sae henüz sınavlara çalışma aşamasındayken tanışıp yakınlaşıyorlar. Kızımız Waseda üniversitesine girmeye hak kazanıp Tokyo'ya yerleştiğinde ise ilişkilerinin başına uzun mesafeli tabiri getiriliyor. Aralarındaki aşk gerçek hayatta eşine nadiren rastlanabilecek kuvvette - en azından benim için öyle - olmasına rağmen gün geliyor ayrılmak durumunda kalıyorlar. Sae sevdiğini arkasında bırakmasına rağmen aşkını valizine atmayı ihmal etmeyerek hayalinin peşinden yurtdışına gidiyor. Sevdiğinin hayallerini gerçekleştireceği yolda geçit vermez bir duvar olmak istemeyen Kouhei ise memleketinde kalarak balıkçılık yapmaya devam ediyor. İkilinin yeniden biraraya gelip gelmeyeceğini öğrenebilmek için iki saat süresince kimi zaman ümitle kimi zaman karamsarlıkla seyrediyor filmi insan. 

photo credit: movie.kapook.com

Başrol oyuncularının arasındaki uyum görülmeye değer doğrusu. Yui Aragaki'yi daha evvel herhangi bir yapımda gördüğümü hatırlamıyorum. Umarım bir başka Hyun Bin vakası* değildir. Neyse. Diyeceğim şu ki Sae rolü için başarılı bir seçim olmuş. Söz konusu Tomo-san olunca tarafsız davranabilmem çok zor ama kendisine Hanazakari no Kimitachi döneminde mimik kralı lakabını vermekle ne kadar doğru bir şey yaptığımı bir kere daha bana göstermiş oldu Kouhei aracılığıyla diyebilirim değil mi? Dedim bile. 

photo credit: www.dramacrazy.net

Böyle çiçek açan ağaçların yanına beyaza boyanmış sıra koyarsanız bozuşuruz. Benimki de can nihayetinde. Şimdi orada olmak vardı. Bir yerlerden Kouhei çıksa daha güzel olabilirdi hatta. Öhöm! Yazmak istediğim şey bu değildi. Ne ara kopardım yine kayışı? Neyse. Görmüş olduğunuz ağaç babasından Sae'ye anlamlı bir hediye. Kızımız hayalinin peşinden koştuktan on yıl sonra ne yapmak istediğini bu ağacın çiçekleri sayesinde anlayacak. O zamana kadar izleyicinin de göbeği çatlayacak. Haber vermesi benden. Eh, seyretmesi de sizden olsun artık. 

* Hyun Bin vakası: ( Filmle alakasız olarak ) Kendisini ilk defa Secret Garden dizisi ile tanıdığımı sanarken daha öncesinde rol aldığı filmlerden birini izlemiş olduğumu eylemi gerçekleştiren birinci tekil şahıs olmama rağmen bilmiyordum. Gerçek ortaya çok geç çıktı. Hala şaşırıyorum kendime bu denli unutkanlık nasıl yapabildim diye.